ASCMER BÜLTENİ: KISA YORUMLAR VE ANALİZLER İLE GEÇEN HAFTA ASYA’DA DİKKATİ ÇEKEN BAZI GELİŞMELER, Sayı 23, 24 Kasım 2014

1. Vatikan’dan, Avrupa’da Komünist Yönetimlerin sona ermesinin Hıristiyanlık için iyi bir şey olmadığı açıklaması gelmiştir. Nedeni olarak da, Rusya ile yaşanan gerginlik ifade edilmiştir. Ukrayna’da ve Romanya’da Katolik Kiliselerinin –Yunan Katolik Kilisesinin desteği ile- yeniden doğuşu/canlanması, Rusya ile gerginliğe yol açmıştır. Konuya ilişkin haberden, Rus Ortodoks Kilisesinin, Ukrayna ve Yunan Katolik Kiliselerinin faaliyetlerinden ciddi rahatsızlık duyduğu ve şikâyetçi olduğu ve bundan kısa bir süre önce de Vatikan’daki yetkililere bu rahatsızlıklarını ve şikâyetlerini içeren bir sunum yaptıkları anlaşılmaktadır. Papa I. Franciscus’un önümüzdeki günlerde İstanbul’u ziyaret edeceği, Fener Rum Patriği Bartholomeos ile bir araya geleceği ve geçtiğimiz hafta sonu Türkiye’yi ziyaret eden ABD Başkan Yardımcısı Biden’in İstanbul’da Fener Rum Patriği ile görüştüğü hatırlandığında, ziyaretlerin mevcut konjonktür ile ilişkilendirilebilmesi mümkündür. (i) Ukrayna Krizinde Batının Rusya’yı karşısına aldığı hatırlandığında, bu karşıya alış, dinsel bir boyut da kazanmış olabilir. Katolik Kilisesi, Ortodoks temelinde Ukrayna halkının Rusya ile paylaştığı paydayı eritme gibi bir işlevi üstlenmiş olabilir. Fener Rum Patrikhanesinin Ortodoksların 1/3’nü temsil etmesine, Ortodoks nüfusun 2/3’nün Rus Ortodoks Kilisesine bağlı olduğu belirtilmesine ve Vatikan’dan Kiliselerin “birlik” ve “uzlaşma” için olduğuna dair açıklama gelmesine rağmen, Papa’nın Fener Rum Patriğini Ortodoksların ruhani lideri olarak muhatap alması, böyle bir çağrışıma neden olmaktadır. (ii) Orta Doğu’da –özellikle son dönemde IŞİD karşısında Irak’ta ve Suriye’de- yaşananlar; Katolik, Ortodoks ve Protestan Kiliselerini biri birine yaklaştırırken, Ukrayna’daki çatışmaların Kiliseleri ayrıştırması dikkat çekicidir. Bu noktada, Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezi akla gelmektedir. “Batı”, “İslam” ve “Slav-Ortodoks”, bu tezde aralarında çatışma olacağı öne sürülen medeniyet gruplarıdır ve nasıl bir süredir “İslam-Batı” çatışmasından söz ediliyorsa, artık “Slav/Ortodoks-Batı” çatışmasından da söz edilmesi gerekecektir. (iii) Buna bağlı olarak ve mevcut konjonktürde Rusya’nın geldiği nokta dikkate alındığında, acaba Batı karşısında İslam-Slav/Ortodoks birlikteliği gündeme gelebilir mi sorusu akla gelmektedir. Sovyetlerin bir dönem Orta Doğu’da sahip olduğu nüfuz ile Af-Pak Bölgesinde, Irak’ta ve İran’da mevcut (görülen) ABD/Batı karşıtlığı, istenirse ve başarılabilirse, bunu hayata geçirebilecek bir alt yapının mevcut olduğuna işaret etmektedir. (iv) Vatikan’dan gelen Komünist Yönetimlere ilişkin açıklama, Çin’deki Komünist Yönetim ile ilgili çağrışımlara da neden olmaktadır. Bu açıklamanın, bir yönüyle Çinli Komünistlerin gururunu okşayacak ve motive edecektir, diğer yönüyle de bu suretle Çin’in büyük nüfusunun Katolik Kilisesinin etkisine açılmasına hizmet edebilecektir diye düşünülmektedir. (v) Türkiye açısından bakıldığında ise, (a) Yunan Katolik Kilisesi ile Yunan Ortodoks Kilisesinin karşı karşıya gelebileceği, (b) Yunan diplomasisinin, Fener Rum Patrikhanesinin yanında Yunan Katolik Kilisesinden de yararlanma imkânına kavuşabileceği ve (c) Türk diplomasisinin de Fener Rum Patrikhanesi karşısında Rus Ortodoks Kilisesinden yararlanabileceği hususları akla gelmektedir.

2. İran Devrim Muhafızları bünyesinde yer alan ve ülke dışındaki operasyonlar için kullanıldığı ileri sürülen Kudüs Gücü’nün yurt dışı operasyonları için ihtiyaç duyduğu mali kaynağın, Çinli banka ve şirketler üzerinden temin ettiği; Hamas’ın, Hizbullah’ın ve Irak’taki Şii milislerin bu suretle finanse edildiği ileri sürülmüştür. İran’ın en büyük petrol alıcısının Çin olduğu ve Çin’in petrol aldığı ülkeler içinde İran’ın üçüncü sırada yer aldığı hatırlandığında, İran’ın sattığı petrolün karşılığı olan paranın hepsinin ülkeye getirmeden, Çin üzerinden Tahran’ın işaret ettiği yerlere aktarılmasının, hem yeni, hem de fazla zor olmadığını söylemek mümkündür. Kudüs Gücü’ne bağlı unsurların Irak’ta IŞİD’a karşı savaştığı bir sırada bu konunun gündeme getirilmesi, bir yönüyle IŞİD’a verilmiş bir destek ya da IŞİD ile bağlantı işareti olarak alınabilir, diğer yönüyle de Çin ile IŞİD (ya da Sünni Müslümanlar) arasındaki bağı zayıflatma amacı güdebilir. Bu ihtimallerin, bağlı yeni ihtimalleri çağrıştırdığından (çağrıştıracağından) şüphe duyulmamaktadır.

3. Geçtiğimiz hafta, G-20 Zirvesine ilişkin Rusya ile ilgili haberlerin dikkati çektiği bir hafta olmuştur. Avustralya Başbakanı Tony Abbott’ın yaklaşımı, Kanada Başbakanı Stephen Harper’ın Putin’in elini isteksizce sıkması ve “Ukrayna’dan çıkın” demesi, Obama’nın Avustralya’da bulunduğu sırada Queensland Üniversitesi’nde öğrencilere yaptığı konuşmada Ebola tehdidini ve Rus saldırganlığını aynı kefeye koyması ve mücadele edilmesi gerektiğini belirtmesi, Moskova’da yayınlanan Moskovsky Komsomolets’de, “G-20’de Putin’e saldırı” başlığı ile verilmiştir. G-20 Zirvesinde Putin’e dört yıldız değerinde olduğu ileri sürülen ve diğer liderin kaldığı yerlerden farklı olarak Hilton Brisbane’de yer ayrılması, katılımcıların Putin ile konuşmaktan kaçınmaları ve Putin’i yalnız bırakmaları, zirvenin aile fotoğrafında Putin’e önde en sonda yer ayrılması, gibi hususların altının çizildiği bir başka yazıda da “Putin the Pariah” (slate.com) başlığı kullanılmıştır. G-20 Zirvesinde yaşananlara ilişkin dikkat çekici bir başka yorum da, bu zirvenin, Putin’in Devlet Başkanlığındaki en büyük başarısızlıklarından biri olduğu ve müttefiklerinin Putin’i yalnız bıraktığı şeklinde olmuştur. Bir başka dikkat çekici yorum da “Brisbane fiyaskosu” başlığı ile dikkat çekmiş ve “fiyaskonun” köklerinin derinde olduğu ve sonuçlarının ciddi olduğu ifade edilmiştir. G-20 Zirvesinin tetiklediği Putin ile ilgili yorumlardan biri de, yaşananların, Putin’in üçüncü kez Devlet Başkanlığı koltuğuna oturmasından duyulan rahatsızlık ile ilişkilendirilmesidir. Bu arada “ironi” içeren yorumlar da gelmiş; “uluslararası bir toplantıda Putin ile karşılaşmak” kavramı üretilmiş, ortaya atılmıştır. G-20 Zirvesi ile ilgili bu yorumların öne çıktığı bir sırada, Putin’in Alman Televizyon kanalı ARD’ye verdiği mülakata söyledikleri ve Moskova Yönetiminde gelen açıklamalar, gerçekten de Batı ile Rusya arasındaki ilişkilerin oldukça gerilmiş olduğuna işaret etmiştir. Bu bağlamda; (i) Putin’den, ABD’nin Rusya’yı asla bastıramayacağı açıklaması gelmiştir. (ii) Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’a atfen, Rusya’nın NATO’dan Ukrayna’nın üyeliğinin düşünülmediğine dair garanti istediği ve NATO’nun doğuya (Rusya’nın sınırlarına) doğru genişlemesinden rahatsız olduğu belirtilmiştir. (iii) Yine Lavrov’a atfen, Kiev Yönetiminin bütçede Ukrayna’nın doğusu için öngörülen ödenekleri dondurma kararı almasının Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin saldırı işareti olduğu; esasen Kiev Yönetiminin bir süredir ülkenin doğusuna zırhlı araç, topçu birlikleri, ağır silahlar ve asker gönderdiği ifade edilmiştir. (iv) Putin’den, ABD de dahil, Batının, bir dizi askeri açılım ile, Rusya’ya Üçüncü Dünya Savaşına ya da yeni bir Soğuk Savaşa itmek istediği; NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin “jeopolitik oyun değiştirici” anlamına geldiği ve bunun Rusya’yı cevap vermeye zorladığı açıklaması gelmiştir. (v) Putin’in, geçtiğimiz hafta yapılan Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısında da, renkli devrimleri önlemek için Rusya’nın her şeyi yapacağını, renkli devrimlerden ders alındığını ve yenilerinin önleneceğini söylediği, aşırıcılığa dikkat çektiği ifade edilmiştir. (vi) Lavrov’a atfen verilen son açıklama ise, Batının Rusya’da rejimi değiştirmek istediği olmuştur. Bu süreç ile birlikte görülmesi gereken bir başka husus da, Rusya’nın son dönemde ciddi bir askeri hareketlilik içine girdiğidir. Rus askeri uçakları, Letonya ve Estonya hava sahalarını ihlal etmiş; bir Rus denizaltısı İsveç’in Baltık Denizi’ndeki karasularında görülmüş; Rus ağır bombardıman uçakları tanker uçakları refakatinde ABD’nin güneyindeki Meksika Körfezine gitmiş; Putin’in G-20 Zirvesinde bulunduğu sırada dört Rus Savaş gemisinden oluşan bir Deniz Görev Grubu Avustralya açıklarında yer almış; yüklü Rus bombardıman uçakları koruyucu jetler eşliğinde Karadeniz’de boy göstermiştir. Ukrayna krizi ile ilişkilendirilen askeri hareketlilik ve son dönemde yoğunlaşan büyük çaplı askeri tatbikatlar, Rusya’nın “gri bölgeyi” tüketmeye yakın olduğu algısına yol açmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev’in, “Ulusa Sesleniş” konuşmasında; (i) Dünyanın siyasi mimarisinin değişmeye başladığı, (ii) önümüzdeki dönemde küresel siyasal sarsıntılar olabileceği, (iii) bazı ülkelerin bu sarsıntıyı atlatamayabileceği, (iv) liderler arasında “sinsi” ve güçlü bir rekabetin olduğu, (v) küresel mali/ekonomik krize çözümler üretilemediğine değinmesi dikkat çekici bulunmuştur. Putin’e yakın ve Batı ile iyi ilişkiler içinde olması nedeniyle, Nazarbayev’in bu açıklamalarının ayrıca ciddiye alınması gerektiği düşünülmektedir. Almanya Dışişleri Bakanı Steinmeier’den daha yeni gelen, Almanya’nın, Ukrayna’nın NATO üyeliğine karşı olduğu ve yakın gelecekte AB üyesi olmasının gerçekçi bulunmadığı açıklaması da, keza Batı-Rusya ilişkilerindeki gerginlikte gelinen noktaya işaret ettiği değerlendirilmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, G-20 Zirvesi, mevcut küresel konjonktürün gerçek boyutları ile anlaşılmasına hizmet etmiştir. Bu koşullarda, Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin ülkenin doğusuna yönelik yeni bir saldırıyı başlatmasının ve buradaki Rusya yanlılarını hedef almasının çok ağır sonuçlarının olabileceğini söylemeye gerek yoktur.

4. Devam eden bütçe çalışmaları bağlamında, Japonya’nın, askeri harcamalar için 2015 yılında 240 milyar dolar tutarında kaynak ayırdığı ifade edilmiştir. 2000 yılında, askeri harcamalar için 132 milyar dolar ayırmış olduğu dikkate alındığında, aradan geçen yaklaşık 15 yıl içinde, Japonya’nın askeri harcamalarının % 80’den fazla artmış olduğu anlaşılmaktadır. Japonya, 2014 bütçesinde, askeri harcamaları için 232 milyar dolar ayırmıştı. Japonya, beş trilyon dolara yakın GSYİH’sı ile Dünyanın beşinci büyük ekonomisidir. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde yaşadığı doğal afetler (tsunami-deprem) ve buna bağlı nükleer kazalar, ciddi maddi kayıplara ve harcamalara yol açmıştır. Küresel ekonomik kriz devem etmektedir. Ve Japonya; (i) Doğu Çin Denizi’nde Çin ile ciddi bir anlaşmazlığı yaşamaktadır, (ii) Rusya ile yaşadığı toprak anlaşmazlığı (Kuril Adaları Sorunu) devam etmektedir, (iii) Güney Kore ile de Japon işgal yıllarının acı hatıralarının “yüzeye” çıkmasının etkisinde ilişkileri giderek sorunlu olmaya ve soğumaya başlamıştır. Böyle bir tabloda, Japonya’nın savunma ve güvenlik için “çeyrek” triyon dolar kaynak ayırabilmesini doğal karşılamak ve bölgedeki sorunların ciddiyetinde artış olacağını beklemek gerekir.

5. Batı ile Rusya arasındaki gerginliğin Kasım (2014) ayının ikinci haftasında Asya’da gerçekleşen zirvelere yansıması, geçtiğimiz hafta bu zirvelere ilişkin yorumların Dünya medyasında yer alması ve bunlarla eş zamanlı sayılabilecek şekilde ABD’de ve Yeni Zelanda’da küçük çaplı depremlerin yaşanması, bazı soru işaretlerine yol açmış ve buna ASCMER’in önceki Bülteninde yer verilmişti. Aradan geçen süre içerisinde, (i) Rusya’da, Kazakistan’ın kuzeyine denk gelen Sverdlovsk’ta,17/18 Kasım 2014 gecesi gökte aniden ortaya çıkan ve birkaç saniye süren büyük ışık ve gökyüzünün aydınlanması olayı yaşanmıştır. (ii) Japonya’da, önce kuzeyde 5.3 şiddetinde, birkaç gün sonra da Tokyo’nun kuzeybatısındaki Nagano’da 6.8 şiddetinde iki deprem olmuştur. (iii) Çin’de de, önce Güney Çin Denizi’nde 5.4 şiddetinde, birkaç gün sonra da ülkenin güneybatısındaki Sıçuan Eyaletinde 6.3 şiddetinde iki deprem yaşanmıştır. Bugün teknik olarak “yapay depremler” üretilebildiği için, uluslararası politikada yaşanan gelişmeler ile eş zamanlı depremler, soru işaretlerine neden olmaktadır. BM Şartının kuvvet kullanmayı dışlamasının ve savaşın ağır maliyetinin, diplomasiyi, bir araç olarak yapay depremlerden yararlanmaya ittiği değerlendirmesine (varsayımına) yol açmaktadır. Eğer uluslararası ilişkilerde güç, bir aktörün, karşısındaki bir aktörün bir şeyi yapmasını ya da yapmamasını sağlayan “şeyler” ise; yapay depremlerin, hem ulusal güce güç katan bir olgu olarak görülmesi, hem de buna bağlı olarak depreme maruz kalan ülkeye bir şeyi yapması ya da mesajının verilmesi olarak anlaşılması gerekir.

6. Hindistan’da, Mayıs 2014’de, Modi’nin Başbakanlık görevini üstlenmesinden sonra, Hindistan ile İsrail arasındaki ilişkilerin yoğunlaştığı ve yaygınlaştığı ifade edilmiştir. Hindistan ile İsrail arasındaki ilişkilerin, sadece savunma ve güvenlik alanında değil, tarım, sulama, bilgisayar sistemleri, rafineri, boru hatları ve diğer alt yapı alanlarında da geliştiğine dikkat çekilmiştir. Ancak Hindistan-İsrail ilişkileri, Modi’den önce de yakındı. Hindistan’ın, nüfusunun çoğunluğu Müslüman (Sünni) olan Pakistan ile sorun yaşaması ve İsrail’in de Orta Doğu’nun Müslüman (Sünni) nüfusa sahip ülkeleri ve Filistin ile sorun yaşaması, bu iki ülkeyi biri birine iten en önemli etken olarak görülmektedir. Militan İslami aşırıcılığın bugün geldiği nokta, hem Hindistan’ı, hem de İsrail’i tehdit etmektedir. Orta Doğu’da militan İslami aşırıcılık ciddi güç kazanmıştır. El Kaide’nin, daha yeni, militanlarına Güney Asya’yı hedef gösterdiği bilinmektedir. Kurulduğu günden bu yana bölgede Müslümanlar ile çatışma içinde olan ve bu nedenle savunma ve güvenliğin günlük yaşamın bir parçasına dönüştüğü İsrail’in deneyimleri, Hindistan için önemlidir. Hindistan açısından, bu önemin arkasında iki temel hususun yer aldığı kabul edilebilir. Birincisi, Hindistan’ın etnik ve dinsel çeşitliliği yüksek nüfusudur. İkincisi de, Sri Lanka’daki Tamil Kaplanları isimli terör örgütüne Çin’in gösterdiği ilgi ya da bu örgütün Çin ile olan ilişkileridir. Hindistan ile Çin arasında ciddi sorunlar vardır ve Çin’in Hindistan’ın güneydoğusunda kalan Sri Lanka Adasına olan ilgisi, doğal olarak, Yeni Delhi’yi rahatsız etmektedir. Çin’in Sri Lanka’ya olan ilgisinin arkasında, Sri Lanka ile Hindistan arasında kalan bölgede işleyen deniz ticaret yolunu kontrol etmek isteğinin yer aldığı da ileri sürülebilir. Konu, bu yönüyle, sadece Hindistan’ı değil, Japonya’yı, Rusya’yı ve bölge ile ithalat-ihracat ilişkisi içinde olan diğer bütün ülkeleri ilgilendirmektedir.

7. ABD’nin uzaya yeni casus uydular göndermeye hazırlandığı ve bunlarda Rus yapımı roket motorları kullanıldığı ifade edilmiştir. Ukrayna krizine kadar olan dönemde, Rusya-ABD ilişkilerinin oldukça yakın olduğu ve bu yakınlığın “uzay dolmuşu” uygulamasında da kendisini gösterdiği bilinmektedir. ABD’nin bu süre içerisinde, uzay çalışmalarını -kuvvetle muhtemel tasarruf düşüncesiyle- ihmal ettiği düşünülebilir. ABD-Rusya ilişkilerindeki bozulma ve Çin’in uzayı daha çok kullanmayı öngören bir çaba içinde olması nedeniyle, ABD’nin, uzaya yönelik çalışmalarında önce bir durum değerlendirmesi yapacağı, sonra da kendisine görünür geleceğe ilişkin yeni hedefler koyacağı, kaynak tahsis edeceği ve öngördüğü hedef doğrultusunda süratle çalışmaya koyulacağı beklenmektedir. Ancak uzay çalışmalarının ağır maliyeti, zaten sıkıntı içinde olan ABD ekonomisini olumsuz yönde etkileyecektir.

8. Irak’ın Şii Bedir Tugayı’nın bünyesindeki gönüllülerin ve bunların içinde yer aldığı hareketin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından terörist ilan edilmesi, Bağdat tarafından kınanmıştır. Bedir Tugayı, Saddam döneminde İran’da yerleşik olmuş ve Saddam’a karşı ABD ile yakın çalışmıştır. İran-Irak Savaşı sırasında, Irak Ordusuna karşı İran’ın yanında yer almıştır. İran’ın uzantısı olarak görülen Bedir Tugayı, Irak’ta Sünni Arapları hedef almıştır. 2003’ten önce Irak Devrim Konseyi’nin silahlı gücü olmuş, 2003’de ABD Irak’ı işgal edince silahı bırakıp Irak’ın olağan siyasal sürecine dahil olmuştur. Konu; (i) ABD-İran ilişkilerinin “örtülü” boyutuna işaret ettiği kadar, (ii) ABD ile Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkeler (özellikle BAE ve Suudi Arabistan) arasındaki ilişkiler ve (iii) İran ile Irak arasındaki Şii temelli ilişkilerin kazandığı boyut bakımından da anlamlı bulunmaktadır.

9. Geçtiğimiz Haziran (2014) ayında IŞİD’ın eline geçen Irak’ın Beyci rafinerisinin Irak Ordusu tarafından geri alındığı ifade edilmiştir. Samara/Tıkriti’nin hemen kuzeyinde yer alan ve halen günde 175 bin varil ham petrolü işlediği ifade edilen bu rafinerinin Bağdat Yönetiminin kontrolüne girmesi, IŞİD’ın ciddi gelir kaybına uğraması anlamına gelmektedir. Irak’ın hâlihazırda üç büyük rafinerisi ve bir kısmı çalışamaz duruma düşmüş 15 kadar küçük rafinerisi vardır. Kuzeydeki Beyci rafinerisi, günde 300 bin varil ham petrol işleme kapasitesi ile, Irak’ın en büyük rafinerisidir. Irak’ın diğer iki büyük rafinerisi ise, Bağdat yakınlarındaki Dora rafinerisi (kapasitesi günde 90 bin varil)ve güneydeki Basra rafinerisi (kapasitesi günde 140 bin varil)dir. Irak’ta hâlihazırda günde yaklaşık 700 bin varil petrol çıkarıldığı ifade edilmiştir. Konuya eğilince, Irak’ta dört adet büyük rafinerinin inşasını öngören yeni bir projeyi gerçekleştirmeye yönelik çalışmaların başladığı anlaşılmıştır. Nasıriye’de (300 bin varil kapasiteli), Kerbela’da (150 bin varil kapasiteli), Meissan’da (150 bin varil kapasiteli) ve Kerkük’te (150 bin varil kapasiteli) inşası öngörülen dört rafinerinden ilkinde ABD, İtalya ve Japonya uyruklu şirketlerin işe başladığı; ikinci rafineride ise, ABD ve Fransa uyruklu şirketlerin işi üstlendiği öğrenilmiştir. İsmi geçen ülkeler IŞİD’a karşı mücadeleyi yürüten çok uluslu güçte yer alan ülkelerdir ve öyle anlaşılmaktadır ki, bunun karşılığını almışlardır. Böyle bakıldığında, IŞİD’a karşı olan cephenin genişleyeceği ve güçleneceği akla gelmektedir ki, bu da, son tahlilde IŞİD’ın gerileme sürecine gireceği anlamına gelmektedir. Nitekim bir taraftan IŞİD’ın, Irak’ın kuzeyindeki Kürt Bölgesel Yönetiminin merkezi Erbil’e 45 km. mesafedeki Mahmur ilçesi yakınlarında durdurulduğu; diğer taraftan da IŞİD’ın Musul sorumlusu olduğu ileri sürülen Radwan Taleb al-Hamdouni’nin öldürüldüğü haberleri gelmiştir. Diğer taraftan IŞİD’ın gerilediğine dair Batı kaynaklı haberler ile, IŞİD’ın Erbil’e 45 km. kadar yaklaşabilmiş olması, biri birileri ile çelişkili gibi gözüken, dolayısıyla soru işaretlerine neden olan iki farklı durum gibidir. IŞİD’in Erbil’in yakınına kadar gelmiş olması, son derece önemlidir. Ve Peşmerge karşısındaki gücüne işaret eder.

10. Rusya Devlet Başkanı Putin’in, Türkiye ile Rusya arasındaki Üst Düzey İşbirliği Konseyi (ÜDİK)’nin yıllık olağan toplantısına eş başkanlık yapmak üzere, 01 Aralık 2014 tarihinde Türkiye’ye geleceği; Putin ile Erdoğan’ın eş başkanlığında, tarafların ortak Bakanlar Kurulu toplantısı yapacağı ifade edilmiştir. Bu noktada, hemen akla, Erdoğan ile Esad’ın eş başkanlığında yapılan, Suriye ile Türkiye’nin ortak bakanlar kurulu toplantısı akla gelmektedir. Ankara’nın ve Moskova’nın içinde bulunduğu mevcut koşullar dikkate alındığında, Putin’in de, Erdoğan’ın da, taraflar arasındaki sorunların uzağından geçerek, iki ülkenin ortak çıkarlarına hizmet edecek konular üzerinde durmaları beklenecektir. Başka bir ifade ile, taraflar, içinde bulundukları olumsuz koşulları geride bırakmak için, bu toplantıyı, biri birlerinden güç ve destek almada bir fırsat olarak göreceklerdir. Ankara, normal koşullarda Haziran 2015’de yapılacak genel seçim öncesinde, seçimde kullanmak için, Rusya ile yakınlaşmadan yararlanmayı düşünecektir diye değerlendirilmektedir. Ankara’nın Suriye ve Ukrayna krizlerine ilişkin yaklaşımları Moskova’nın bu krizlere ilişkin yaklaşımları ile örtüşmese de; eğer isterlerse, tarafların örtüşen çıkarlarına dayalı bir işbirliği ve yakınlaşma zeminin oluşturmaları pekâlâ mümkün görülmektedir.

11. ABD’nin Moskova’da görev yapacak yeni Büyükelçisi John F. Teft, geçtiğimiz hafta içinde güven mektubunu Putin’e sunmak suretiyle görevine başladı. Kongre’nin geçtiğimiz Temmuz (2014) ayının sonunda atanmasına onay verdiği Teft, daha önce ABD’yi, Büyükelçi olarak, Ukrayna’da, Gürcistan’da ve Litvanya’da temsil etmiştir. Büyükelçi Teft’in daha önce görev yaptığı bu üç ülke, Rusya ile sorunlar yaşayan ve/veya Rusya konusunda endişeye sahip ülkelerdir. ABD-Rusya ilişkilerinin bugün içinde bulunduğu olumsuz durum hatırlandığında, Büyükelçilik deneyimi daha çok Rusya ile ilgili olan Teft’in Moskova Büyükelçiliğine atanması, hem Moskova’dan gelecek sinyallerin zamanında ve isabetle fark edilip değerlendirilmesine, hem de Moskova’ya yerinde, zamanında, etkili/isabetli sinyaller gönderilmesine hizmet edebileceği değerlendirilmektedir. ABD’nin Moskova’daki önceki Büyükelçisi, Moskova Yönetimine muhalif unsurlar ile yakın ilişki içinde olmuş ve Moskova Yönetimi bu rahatsızlığını dışa vurmuştu.

12. Petrol fiyatlarının geleceği konusunda ABD’den ve Rusya’dan farklı öngörüler gelmiştir. ABD Enerji Bakanlığı, petrol fiyatlarının 2014 yılı sonuna kadar 50 doların altını görebileceğini ve petrolün varil fiyatının 2015 yılında 62 dolar seviyesinde olacağını öngörmüştür. Rusya Maliye Bakanlığı ise, petrol fiyatlarının 60 dolar olarak alınıp bunun üzerinden gerekli gözden geçirmelerin yapıldığını açıklamış, 2015 yılı için petrolün varil fiyatı olarak 80-90 dolar tahmininde bulunmuş ve eğer fiyatlar 60 doların altına inerse bunun ekonomide negatif büyümeye neden olacağını ifade etmiştir.

13. ABD’de geçtiğimiz günlerde (04 Kasım 2014) yapılan ara seçimler sonrasında toplanan Temsilciler Meclisi, Dış İlişkiler Komitesi Başkanlığına yeniden Cumhuriyetçi Ed Royce’u seçmiştir. Royce, yaptığı teşekkür konuşmasında; (i) ABD’nin IŞİD, Rusya ve Kuzey Kore tehditleri ile karşı karşıya bulunduğunu, (ii) İran’ın nükleer programının ABD’yi ve ABD’nin “önemli” müttefiklerini tehdit ettiğini, (iii) ABD’nin İran’ın nükleer programına ilişkin yaklaşımını sürdüreceğini ve (iv) ABD ekonomisinin Asya’ya yönelik olarak büyümesini teşvik etmeye devam edeceklerini belirtmiştir. Bu açıklamalar, Obama’nın izlediği dış politika ile çelişmemekte, büyük ölçüde örtüşmektedir. O itibarla, Kongre’de Cumhuriyetçilerin çoğunluğu ele geçirmesi, belirtilen konularda fazla bir değişikliğe neden olmayacak gözükmektedir. Royce’un konuşmasında geçen “önemli müttefik” ifadesi ile hangi aktörü kast ettiği önemlidir. Acaba İsrail mi, Kürtler mi; yoksa her ikisi mi?

14. ABD’nin Suriye’deki önceki Büyükelçilerinden Robert Ford’un; geçtiğimiz hafta içinde, Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde yaptığı konuşmada, ABD’nin IŞİD’a yönelik hava saldırılarının Şam Yönetiminin işine geldiğini, IŞİD vurularak doğrudan Esad’da yardım edildiğini, çünkü Esad ile ılımlı muhaliflerin değil IŞİD’in savaştığını dile getirdiği ifade edilmiştir. Büyükelçinin bu açıklamaları, 17 Kasım (2014)’da Komiteyi bilgilendiren Dışişleri Bakanı Kerry’nin açıklamaları ile örtüşmemiştir. Robert Ford’un açıklamaları; (i) IŞİD (dolayısıyla Suriye ve Irak) konusunda izlenen siyasetin ABD tarafında tam olarak özümsenmemiş olduğu ve görüş ayrılıklarının bulunduğu yolundaki iddiaları teyit etmektedir ve bunun, izlediği siyasette ABD’nin başarı şansını azaltacağı, en azından başarı elde edilmesinin geniş (uzun) bir zaman dilimine yayacağı değerlendirmesine neden olmaktadır. (ii) ABD’nin IŞİD karşısında Peşmergeye (Kürtlere) verdiği destek ile ABD’nin IŞİD’a yönelik operasyonunun Esad’ın işine geldiği iddiası; hem PYD ile Şam Yönetimi arasında bağlantı olduğu iddiasını, hem de ABD ile Şam Yönetimi arasında “örtülü” bir bağlantının bulunabileceğini çağrıştırmaktadır. Eğer bu çağrışımların gerçeğin ifadesi ise, Esad’ın devrilmesinde ısrar eden Türkiye’nin işi çok zor ve riskli olacaktır. (iii) ABD’nin izlediği siyaset karşısında, Rusya, İran ve Suriye’den oluşan bir “fiili” paktın ortaya çıktığı ileri sürülmektedir. ABD-Rusya ilişkilerinin ve P5+1-İran görüşmelerinin geldiği nokta nedeniyle, bu fiili paktın güçlenmesi beklenebilir. Suriye, bu paktın zayıf yanını teşkil etmektedir. Eğer Suriye’nin yeri aşağıda tutulur ise, “koşullu olarak” Türkiye’nin de bu pakta katılması mümkün olabilir diye düşünülmektedir. Çünkü Irak’taki ve Suriye’deki tablo, tıpkı Ukrayna’da olduğu gibi, ciddi değişimleri beraberinde getirme potansiyelini içermektedir. Üstelik bu değişim potansiyeli, Irak ve Suriye ile sınırlı kalmayıp, bölgeye yayılma riskini de içermektedir. Uluslararası politikada yeni bir “Soğuk Savaş” yüzünü gösterebilir. (iv) Acaba Irak’ın kuzeyi merkezli muhtemel bir Kürt Devleti, İslami aşırıcılığın egemen olduğu bir ortamdan nasıl etkilenir? Böyle bir ortam, muhtemel Kürt Devletinin idamesine ilişkin maliyeti artırmaz mı? ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin ve ABD’nin Suriye’deki önceki Büyükelçilerinden Robert Ford’un Temsilciler Meclisi Dış ilişkiler Komitesine yaptıkları açıklamalar arasındaki farklılığı değerlendirirken, bu hususun da göz önünde bulundurulması uygun olacaktır. Dışişleri Bakanının ABD’nin “örtülü” amaç ve ilişkilerinin farkında olarak konuştuğunu, önceki (eski) Büyükelçinin ise bunlardan habersiz ve kendi dönemindeki koşulların etkisinde konuştuğunu varsaymak uygun olacaktır. (v) ABD’nin Irak’ta ve Suriye’de izlemekte olduğu siyasetin, Türkiye ve İran için (özellikle Türkiye için) çok riskli olduğu ve ciddi tehlikeleri içerdiği düşünülmektedir.

15. İsrail, Doğu Kudüs’te Yahudiler için yeni yerleşim yerleri açmayı sürdürmektedir. Geçtiğimiz hafta içinde, iki farklı yerde, toplam 78 yeni evin inşasına onay verdiği; bu onayın, şiddetin artmış olduğu ve Sinagog baskınının etkisinin devam ettiği bir ortamda, Filistin tarafındaki öfkenin ağırlaşmasına hizmet edeceği ifade edilmiştir. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas adına yapılan açıklamada, bunun gerginliği artıracağı, tansiyonu yükselteceği ve serinkanlı ortam ihtimalini çöpe atacağı hususları yer almıştır. İsrail tarafının bunları bilemeyeceği eşyanın tabiatına aykırı olacağı için, tansiyonun (gerginliğin) bilerek artırıldığı düşünülmektedir ki, o zaman “niye” sorusunu sormak ve arkasında neyin yer aldığını düşünmek gerekir. Düşünürken de, sadece İsrail-Filistin ilişkilerini değil, bir bütün olarak bölgeyi dikkate almak gerekir. Acaba İsrail-Filistin ilişkilerinin bu suretle gerilmesine, “perdeleme” işlevi yüklenmiş olabilir mi? Eğer öyle ise, neyi perdeliyor? Üçüncü İntifadanın konuşulduğu bir sırada, İsrail tarafının bir süredir, gerginliğin “bilerek” tırmandırmasının arkasında ne olabilir? İsrail, meydanı boş buluyor ya da fırsatı değerlendiriyor diye düşünülebilir mi? Filistin tarafının, konuşulmasına rağmen Üçüncü İntifadayı başlatmaması, bunu Filistin’i bitirme amacı güden bir “tuzak” olarak görmesinden ileri geliyor olabilir mi?

16. ABD’nin IŞİD’a yönelik yaklaşımının bir bölümünü de “eğit-donat” oluşturduğu ileri sürülmesine rağmen, “donat” kısmında bir anlaşmazlık olduğu görülmektedir. Kongre’nin, ABD Irak’tan çekilirken geride bıraktığı donanımın 2014 yazında Irak Ordusunun IŞİD karşısında geri çekilmek zorunda kalması nedeniyle IŞİD’ın eline geçtiğine bakarak, Irak’a silah satışına olumlu bakmadığı, en azından temkinli baktığı ifade edilmiştir. İstenen silahlara bakıldığında, bunların; 175 adet M1A1 Abrams tankı, 146 adet Stryker anti-tank güdümlü füze, 50 adet Stryker NBC keşif aracı ve çok amaçlı kullanıma elverişli Bradley savaş araçları olduğu görülmektedir. Kongre’nin -bu silahlara ilişkin olarak- sadece IŞİD’ın eline geçmesi endişesine sahip olmadığı, Bağdat Yönetiminin Şii milisler ile olan ilişkisini de dikkate aldığı belirtilmiştir. Konunun çok genel olarak iki boyutu olduğu düşünülmektedir. Birincisi, ABD’den satın alınan silahların, IŞİD’ın ya da Şii milislerin eline geçme ihtimalidir. Gelinen nokta nedeniyle, IŞİD’ın eline geçme ihtimali fazla güçlü gözükmemektedir ama, Şii milislerin eline geçme ihtimali oldukça güçlüdür. Irak’ta Genelkurmay Başkanlığı makamının Kürtlere tahsis edilmiş olduğu ve Peşmergeye IŞİD karşıtı çok uluslu güç içinde önemli bir yer verilmiş olduğu hatırlanırsa, silahların Irak Kürtlerinin eline geçme ihtimali de söz konusudur ve bu zayıf görülmemektedir. Bu son ihtimalin, Irak’ın kuzeyi merkezli muhtemel bağımsız Kürt Devleti açısından görülmesi gerekir. Ayrıca Bağdat-Tahran ilişkileri dikkate alındığında, Irak’ın ABD’den alacağı silahın “bir şekilde” İran’ın da işine geleceğinden şüphe duyulmamaktadır. İstenen silahların içerdiği teknolojinin niteliği ve dolayısıyla gizlilik derecesi bilinmemekle beraber, eğer “korunması gereken” bir teknolojiyi içeriyorsa, Irak’a verilecek silahların, İran ve Çin tarafından incelemeye alınacağı ve teknoloji kopyalamasına imkan verebileceği ileri sürülebilir. Konunun ikinci boyutu ise, ABD’de 2016’da yapılacak Başkanlık seçimi ile ilgilidir. Son ara seçimde Kongre’nin her iki kanadında da çoğunluğu ele geçiren Cumhuriyetçiler, Irak’a silah satışı üzerinden, bir çıkmaza girmiş gözükmektedirler. Silah satışına evet deseler, Obama’nın dış politikasına destek vermiş olacaklar ve 2016’da dış politika üzerinden Demokratlara “vurmada” elleri zayıflamış olacaktır. Hayır deseler, bu, hem Cumhuriyetçilerin “şahin” yaklaşımı ile örtüşmeyecek ve Obama’ya bugüne kadar yönelttikleri eleştiri ile çelişmiş olacak, hem de satışa hayır deme üzerinden Irak ve Suriye politikalarındaki olumsuzlukların Cumhuriyetçilere fatura edilmesine yol açacaktır.

17. Çin’in, Nijerya ile, toplam değeri 12 milyar dolar olan ve Nijerya’nın demiryolu ağına kavuşturulmasını öngören bir sözleşmeyi imzaladığı ifade edilmiştir. Afrika’nın güncel önemi; (i) jeopolitiğinden, (ii) enerji piyasasında önümüzdeki dönemde öne çıkacağının beklenmesinden ve (iii) içerdiği 50’nin üzerindeki ülke ile BM’deki oylamalarda sonucu etkileyebilecek bir potansiyele sahip olmasından ileri gelmektedir. Nijerya ise, 177 milyon nüfusu ile Afrika’nın en kalabalık ülkelerindendir. Bunun pazar açısından görülmesi uygun olacaktır. Nüfusunun, 250’ye yakın farklı etnik unsuru içermesi ve yarısının Müslüman olması önemlidir. Nijerya, aynı zamanda petrol üreticisi bir ülkedir ve günde 2.5 milyon varil ham petrol üretmekte ve bunun 2.3 milyonunu ihraç etmektedir. Bunun da, Çin’in günde 5.6 milyon varil petrol ithal eden bir ülke olduğu açısından görülmesi gerekir. Nijerya’nın jeopolitiği de son derece önemlidir. Çin üzerinden kavuşacağı demiryolu ağı, Nijerya’nın jeopolitiğini daha da önemli kılacaktır. Nijerya, Çad ve Sudan/Güney Sudan hattı üzerinden Kızıldeniz’e kolayca ulaşmak mümkündür. Çad’daki ve Sudan’daki sorunlar, Nijerya üzerinden Çin’in Kızıldeniz’e nüfuz etmesini kolaylaştırmaktadır. Çoğu Avrupa ülkelerinin bir şekilde sömürgesi olmuş Afrika ülkelerinde, fazla fark edilmiyor olsa da ABD’nin ciddi varlığı bulunmaktadır. Son 20 yıl içinde Afrika’da yaptığı yatırımlar üzerinden Çin’in de Afrika’da öne çıktığı ve Afrika’da ABD ile Çin arasında ciddi bir rekabetin yaşandığı bilinmektedir.

18. Çin’de, daha önce üst düzey görevlerde bulunmuş bir emekli generalin evinin bodrum katında, bir ton ağırlığında, istiflenmiş kâğıt para ve kıymetli taş (yeşim taşı) bulunduğu ifade edilmiştir. Xi Jinping’in göreve gelmesi ile birlikte Çin’de yolsuzluk ve rüşvet ile mücadele başlatılmış olduğu dikkate alındığında; bu gelişmenin, bir taraftan “caydırıcı” etkisiyle bu mücadeleye güç vereceği, diğer taraftan da Xi Jinping Yönetiminin “yoksul” Çin halkını kucaklamasına imkân vereceği açıktır.

19. ABD Başkan Yardımcısı Biden, geçtiğimiz hafta sonunda Türkiye’yi ziyaret etmiş; Fener Rum Patriği Bartholomeos, Başbakan Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir araya gelmiştir. Başkan Yardımcısının Türkiye’ye geldiği gün, Başbakan Davutoğlu Irak ziyaretini, Cumhurbaşkanı Erdoğan da Cezayir ve Afrika ziyaretlerini gerçekleştiriyordu. Öncelikle ziyaretlerdeki bu eş zamanlılığa dikkat çekmek ve bu ziyaretlerin, gerek Davutoğlu’nun, gerekse Erdoğan’ın elini Biden ile görüşmelerinde güçlendireceğini varsaymak gerekir. Son dönemde Ankara Yönetiminin Halep’e dikkat çektiği ve Halep’i içine alan bir tampon bölge oluşturulmasını istediği hatırlandığında ve Türkiye’den Irak’a, Cezayir’e ve Afrika’ya yapılan söz konusu ziyaretler dikkate alındığında; şu hususlar akla gelmektedir: (i) ABD merkezli çok uluslu gücün IŞİD’a karşı yürüttüğü operasyon, Ankara’da, Irak merkezli bağımsız bir Kürt Devletinin kurulması endişesine yol açmış olabilir. (ii) Davutoğlu’nun, Irak ziyaret, bu endişeyi paylaşmaya ve Irak’ın desteğini almaya yönelik olabilir. (iii) Halep’i içine alan tampon bölge talebi ile gerçekte, muhtemel Kürt koridorunu önleme amacı güdülmüş olabilir. (iv) Türkiye’den Başbakan ve Cumhurbaşkanı seviyesinde yapılan ziyaretler, (a) Ankara’nın ABD’den bağımsız tampon bölge oluşturma girişiminde bulunabileceği ve (b) bu bağlamda destek temin etme ve buna kamuoyu oluşturma amacını taşıdığı anlamına alınabilir. (v) Biden’in ziyareti, Türkiye’nin bu muhtemel ve müstakil girişimini önleme amacını taşıyabilir. Diğer taraftan Bağdat’ın Tahran’ın nüfuzuna açık ve İran’ın da Kürt nüfusa sahip olduğu dikkate alındığında ise; (i) Irak’ın parçalanmasının faturasının İran’a/Şiilere çıkarılabileceğini, (ii) Ne Bağdat’taki Şii Yönetimin ne de Tahran’ın bunu isteyeceği, (iii) ülkesinde yaşayan Kürt nüfus ve batıdaki Kürdistan eyaleti nedeniyle, İran’ın, Irak’ın parçalanmasını ve ortaya bir Kürt Devletinin çıkmasını istemeyeceği hususları da, ayrıca akla gelmektedir. Açılım süreci devam ederken, Ankara Yönetiminin böyle bir saik ile hareket etmesinin gerçekçi olmayacağı düşünülebilir; ancak bu, uluslararası ilişkilerin mantığı ile çelişmediği gibi, tam aksine mantığına uygun bir durumdur. Uluslararası ilişkilerde, küserken barış kapısı, barışırken küs kapısı hep açıktır.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 24 Kasım 2014


MOKSOVA’NIN “ŞAM ONAYI” DAYATMASI NELER SÖYLÜYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan daha yeni yapılan bir açıklamada, Türkiye’nin Suriye topraklarında düzenlemeyi planladığı herhangi bir harekât öncesinde Şam hükümetinden onay alması gerektiği ifade edilmiş[i]… Zamanlaması çok manidar gelen bir gelişme… Çünkü açıklama, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna operasyon yapmayı konuştuğu, Ankara ile Washington’un Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturmayı müzakere ettiği,

LÜBNAN HİZBULLAHI’NA SİLAH VEREN ABD, YPG’YE SİLAH VERMEKTEN VAZGEÇER Mİ?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD, askeri yardım paketi kapsamında Lübnan Ordusuna 150 zırhlı araç hibe etmiş[i]… ABD yıllardır Lübnan’a askeri yardımda bulunuyor. Hatta bu yardımın kapsamında zaman zaman ağır silahların ve insansız hava araçlarının olduğu da biliniyor. ABD’nin Lübnan Ordusuna yaptığı bu yardımlar, hem Ortadoğu’daki mevcut konjonktür bağlamında, hem de Türkiye açısından

SURİYE’DE ABD İLE GÜVENLİ BÖLGE GÖRÜŞMELERİ “TAM GAZ” GİDİYOR AMA…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Bilindiği üzere, Suriye’nin kuzeyinde bir güvenli bölge oluşturulması konusu, Türkiye ile ABD arasında görüşülmektedir. Medyaya yansıyanlardan, bu görüşmeden çıkan ilk mutabakatın “ortak hareket merkezi” oluşturulması olduğu anlaşılmaktadır. Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturulması konusu bu mecrada iken; Türk medyasında, bugün, konu bağlamında dikkatimi çeken iki açıklama ile karşılaştım[i]. Açıklamalardan

KÜRESEL ISINMA VE TÜRK DİPLOMASİSİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Dünya medyasında birkaç gündür dikkat çekici bir haber var. Sibirya’nın, İskandinavya’nın kuzeyinin, Alaska’nın ve Grönland’ın geniş bölgelerinin alevler içinde olduğu ifade ediliyor. Anılan bölgelerde bugüne kadar genelde yıldırım düşmesi nedeniyle çıkmış yangınlar, bu yıl, iklim değişikliğinin etkisinde ortalamanın üzerine çıkan yaz sıcaklarına bağlanıyor. AB’nin Dünya gözlem programı Copernicus’un

TÜRKİYE’NİN SURİYE’NİN KUZEYİNDE ABD İLE BİRLİKTE ÇALIŞMASI DOĞRU DEĞİL

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD ile ilgili bir haber, bir-iki gündür ekonomide yaşananlar ve yine özellikle bir-iki gündür ilgili Bakanların medyaya yansıyan açıklamaları, haberleri ve görüntüleri… Bu çalışma, bunları, bunlara yapılmış anlam yüklemelerini ve konuya ilişkin değerlendirmeleri içerir.

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.