ASCMER BÜLTENİ: KISA YORUMLAR VE ANALİZLER İLE GEÇEN HAFTA ASYA’DA DİKKATİ ÇEKEN BAZI GELİŞMELER, Sayı 21, 10 Kasım 2014

Bugün 10 Kasım 2014… Türk Halkının Milli Mücadele kahramanı, çağdaş ve modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de hayata gözlerini yummasının üzerinden 76 yıl geçmiş… ASCMER olarak, Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmetle ve şükranla anıyoruz. Çünkü O, “yurtta barış, dünyada barış” derken, bunun değerini yaşayarak öğrenmiş, buna yürekten inanmış ve çabası hep bu yönde olmuştu…    

1. Irak’ın kuzeyindeki Kürt Özel Bölgesi Yönetiminin Türkiye üzerinden uluslararası enerji pazarına taşıdığı petrol miktarını artırdığı ifade edilmiştir. Peşmergenin IŞİD karşısında silahlandırıldığı ve Barzani Yönetiminin petrol üzerinden elde ettiği geliri artırdığı bir sırada, “Bağımsız Kürdistan” söylemi ile sıkça karşılaşılması, bölgede özellikle Türkiye açısından giderek artan bir endişeye neden olacak gözükmektedir. Çünkü para ve silah, bağımsızlığa giden yolda mesafe almanın olmazsa olmazlarıdır. Türkiye’nin güneydoğusundaki bazı ilçelerde, bazı mahallelerde, sözde “özerklik” ilan edilmesi ve güvenlik güçlerinin buralara girmemesi için bu mahallelere giriş yollarında derin hendekler kazılması; alternatif yönetim (yasama, yürütme ve yargı) uygulamalarından söz edilmesi; bahse konu endişeyi beslemektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişkilendirilen ABD’ye yönelik istifamlar, belirtilen endişeye özellikle ciddiyet kazandırmaktadır.

2. ABD Başkanı Obama’nın, IŞİD’a karşı savaşan Peşmergeleri ve Irak Ordusunu eğitmek üzere,1.500 Amerikan askerinin daha Irak’ta görevlendirilmesine onay verdiği ifade edilmiştir. Bu gelişme farklı çağrışımlara neden olmaktadır. Çağrışımlardan biri, Irak’taki ABD askeri varlığının, algılanandan daha fazla olduğudur. Çünkü ABD Ordusu Aralık 2011’de Irak’tan çekilmekle beraber, bu çekilme tam bir geri çekilme olmamış, küçültülmüş bir Amerikan askeri varlığı Irak’ta görev yapmaya devam etmiştir. Şimdi küçük çaplı asker görevlendirmelerine verilen onaylar üzerinden, Irak’ta görevlendirilen Amerikan askeri varlığı yeniden ve giderek artmaktadır. İkinci çağrışım, Tahran’ın Bağdat üzerindeki güncel nüfuzu dikkate alındığında, Irak’ta artan ABD askeri varlığının İran ile de ilişkilendirilebileceğidir. Irak’ta hem Amerikan askerleri vardır, hem de İran’ın Devrim Muhafızları vardır. Acaba, Irak’ta bulunan ABD ve İran unsurlarına, Washington ile Tahran arasında “örtülü” müzakerelerde bulunuluyor anlamını mı yüklemek gerekir, yoksa Washington ile Tahran’ın karşılıklı olarak biri birileri hakkında bilgi topladıkları, nabız yokladıkları ya da biri birlerini kontrol ettikleri anlamını mı yüklemek gerekir? Başkan Obama’nın İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’e birkaç özel mektup gönderdiği ve bu mektupların medyaya yansıyan içerikleri hatırlandığında, acaba İran ile ABD’nin bölgede yeni bir şeyleri kotarma peşinde olabilecekleri ihtimali de akla gelmektedir. İkinci çağrışım dışında yeni -üçüncü- bir çağrışım olarak alınabilir mi, tartışılır ama, ABD’nin “her ne pahasına olursa olsun” İran ile yakınlaşmaya ciddi ihtiyaç duyduğu da akla gelmektedir. Ukrayna krizi nedeniyle, ABD, Rusya’nın İran ile bağını kesmeyi hedeflemiş olabilir. İran’ın coğrafi konumunun Kafkasya’nın, Basra Körfezi’nin ve Afganistan ile Pakistan’ın kontrolü açısından sunduğu avantajın ABD için çok önemli olduğundan şüphe duyulmamaktadır. Petrol fiyatlarındaki düşüşü Suudi Arabistan ile birlikte sahneledikleri ileri sürülmüş olsa bile, Washington-Riyad ilişkilerinin son tahlilde önceki mecrasından çıktığı ve Riyad’ın Washington karşısında arayış içinde olduğu bilindiği için, ABD’nin Irak’ta İran ile birlikte varlık bulundurmasına bu bağlamda da bakmak mümkündür. Washington-Kuveyt ilişkileri dikkate alındığında, Kuveyt’in son dönemde Irak (dolayısıyla İran) ile olan yakınlaşması da ABD-İran ilişkilerinde bazı gelişmelerin yaşanmakta olabileceğini çağrıştırmaktadır. Denilebilir ki, bu belirtilenler karşısında, geçtiğimiz günlerde İran Genelkurmay Başkan Yardımcısı Tuğgeneral Mesud Cezayiri’den gelen ve ABD’yi Diyala’ya bağlı Jalawla kasabasında Irak Ordusu tarafından kuşatılmış IŞİD militanlarına silah, mühimmat, gıda ve tıbbi malzeme yardımında bulunmakla suçlayan açıklamaya ne demek, bu açıklamaya nasıl bir anlam yüklemek gerekir? Açıklayan ve açıklamanın konusu, iddiaların ciddiye alınmasını gerektirmektedir. Ancak uluslararası ilişkilerin doğası ve işleyiş biçimi hatırlandığında, söz konusu açıklama nedeniyle yukarıdaki çağrışımların dışlanamayacağı gerçeği ile de karşılaşılmaktadır.

3. Mısır Cumhurbaşkanı, Yunanistan Başbakanı ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Kahire’de, enerji konusunda işbirliğinin ele alındığı zirvede bir araya gelmişlerdir. Bu üç aktörün ortak noktası, üçünün de Türkiye ile sorunları olmasıdır. Konjonktür, bu üç ülkenin, 1970’li yılların ilk yarısında olduğu gibi “yeniden” bir araya gelmesine, önem atfedilmesini gerektirmektedir. Eğer müstakil bir Kürt devletine doğru bir gidişat söz konusu ise ve Türkiye bu gidişatın önünde bir engel olarak görülüyorsa, AB destekli Yunanistan’ın Ege’de ve GKRY’nin Kıbrıs’ta atacağı adımlar ile, bu üç aktörün aralarına İsrail’i de alarak Doğu Akdeniz’deki tartışmalı doğal gaz alanlarında atacağı adımlar, Türkiye’nin hareket serbestisini ciddi şekilde olumsuz olarak etkileyebilecektir. Türkiye, hemen güneyinde yaşanmakta olan gelişmeler ile eş zamanlı olarak, Ege’de ve Doğu Akdeniz’de beklenmedik durumlar ile karşılaşabilir.

4. Son günlerde Rusya’dan arka arkaya, “Bağımsız Kürdistan” söylemi ile ilgili olarak, farklı ancak önemli ağızlardan, farklı biçimlerde, Moskova’nın konuya ilişkin yaklaşımına işaret eden açıklamalar gelmiştir. (i) Rusya BDT Enstitüsü Kafkasya Masası Başkanı Vladimir Yevseyev’den “Rusya Bağımsız Kürdistan’a destek vermez” açıklaması gelmiştir. (ii) Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Kremlin’in Orta Doğu Özel Temsilcisi Mihail Bogdanov, “Bağımsız Kürdistan’ın kurulma ihtimali var” açıklamasında bulunmuştur. (iii) Rusya’nın aşırıcı sağcı Liberal Demokrat Partisi’nin başında bulunan ve zaman zaman yaptığı açıklamalar nedeniyle Kremlin’in söylemek istemediklerini söyleyen kişi olduğu algısına yol açan Vladimir Jirinovski’den ise, “Kürdistan kurulacak, ABD’nin taşeronu olacak” açıklaması gelmiştir. Bu açıklamalar üst üste konulduğunda, bir taraftan gerçekten de “Bağımsız Kürdistan”ın kurulmasının gündemde olduğu, diğer taraftan da “Bağımsız Kürdistan” söylemi üzerinden bunu çıkarlarına görmeyecek aktörlerin Moskova’nın etkisine açılmak istendiği akla gelmektedir. Bu açıklamalardan, Moskova’nın bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasına -bu aşamada/koşullarda- olumlu yaklaşmadığı ancak, Kürtler lehine daha ileri bir federasyondan yana olduğu izlenimi de edinilmektedir. Yine bu açıklamalarda Türkiye ile Rusya’nın Irak, Suriye, Ukrayna ve Karabağ sorunlarına ilişkin yaklaşımlarının örtüşmediğine işaret edilmesine rağmen, Ankara ile Moskova’nın birlikte çalışması gerektiğine yapılan vurgu da dikkati çekmektedir. Bu vurgunun arkasında, Moskova’nın ve Ankara’nın Washington ile olan ilişkilerinin benzerlik arz ediyor (sorunlu) olmasının yer aldığı düşünülebilir. Gerçekten de, Ankara ile Washington arasında iplerin koptuğu bir durumda, Ankara-Moskova ilişkilerinde bir canlanma beklenebilir ve bu canlanma Kafkasya’da Rusya’nın ayrıca işine geleceği için canlanmanın Moskova tarafından “bir şekilde” tahrik ve teşvik edilebileceği de beklenebilir. Keza ABDİran yakınlaşmasının Moskova ve Ankara nezdinde doğurduğu/doğurabileceği endişenin de, yine Rusya ile Türkiye’yi biri birine itebileceği varsayılabilir. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gösterdiği ilginin de bu bağlamda hatırlanması uygun olacaktır.

5. Son günlerde, bir taraftan İŞİD lideri Ebubekir Bağdadi’nin yaralandığına dair haberler ile karşılaşmakta, diğer taraftan da Çeçenistan Cumhurbaşkanı Ramazan Kadirov’un Bağdadi’yi yakalayıp getirebilecek kişi olduğu ileri sürülmektedir. İlk akla gelen, Kadirov’un Bağdadi’nin üzerine gittiği ve yaralanmanın bu karşılaşmada gerçekleştiğidir. Ramazan Kadirov ile ilgili açıklamanın Rus Askeri İstihbarat örgütü GRU’dan emekli olmuş General Nikolay Puşkarev’den gelmiş olması, Kadirov-Putin yakınlığı nedeniyle ilk akla gelen hususu çağrıştırdığı ama, ayrıca IŞİD’in Kafkasya’da kendisine beklenmedik yeni müttefikler bulmasını önleme amacını taşıdığını da akla getirmektedir. (i) (Tacikistan dahil) Af-Pak bölgesindeki ve Güneydoğu Asya’daki Sünni İslami direnişçilerin IŞİD’a gösterdiği ilgi; (ii) IŞİD’ın ilerleyişinin ve sahip olduğu zengin gelir kaynaklarının militan İslami direnişçiler nezdinde doğurduğu cazibe; (iii) ABD-IŞİD bağlantısı konusunda gündeme gelen iddialar ve (iv) ABD ile Rusya’nın Ukrayna krizi üzerinden geldiği nokta dikkate alındığında; İslami Direnişçilerin “yarım kalmış işlerini” tamamlamak için Kafkasya’ya yönelme ihtimali dışlanamamaktadır. Rusya Federasyonu Güvenlik Servisi FSB’nin Başkanı Alexandr Bortnikov’dan gelen, terör örgütlerinin IŞİD etrafında toplanacağı ve Taliban’ın IŞİD’i örnek alabileceği uyarısı, sadece Rusya için değil, her ülke için son derece önemlidir. Bu ihtimalden yola çıkıldığında, Kadirov ile Bağdadi’nin karşı karşıya gelmesi, Moskova’nın Kafkasya’da tutunmasına ve rahat nefes almasına -biraz bile olsa- hizmet eder diye gözükmektedir.

6. Petrol fiyatları, 80 usd.’nın altını görmüştür. Bu durum, çok farklı, ancak kırılgan bazı algılamalara neden olmaktadır. (i) Irak ve Suriye’nin içinde bulunduğu durum ve bu durumun bölgeye olan yansıması, (ii) IŞİD, IŞİD’ın ilerleyişi, IŞİD’ın yol açtığı askeri harcamalar ve neden olduğu iç ve dış göç hareketi, (iii) bütün bunların yol açtığı karamsar atmosfer ve risk/tehdit algılamaları, ortada -gözler önünde- iken, petrol fiyatlarındaki düşüşü sağlıklı bir şekilde izah etmekte zorlanılmaktadır. Normal koşullarda bu tür ortamların fiyatları tetiklemesi ve petrol fiyatlarının yükselmesi beklenir. Çünkü bir taraftan ABD’nin Rusya ve İran’ın dayanma güçlerini kırmak için Suudi Arabistan ile birlikte hareket ederek petrol fiyatlarını aşağıya çektikleri ileri sürülmektedir. Fakat diğer taraftan, ABD’nin 2014 yılı sonu itibarıyla kaya gazı ve kaya petrolü üzerinden Dünyanın bir numaralı enerji üreticisi olacağı ve Suudi Arabistan’ı geride bırakacağı hatırlandığında, Suudi Arabistan’ın petrol fiyatlarını aşağıya çekmekle aslında ABD karşısında kendi pazar payını korumak istediği, dolayısıyla petrol fiyatlarındaki düşüşün arkasında Suudi Arabistan’ın ABD’yi hedef almasının yer aldığı akla gelmektedir. Bu noktada, Orta Doğu’da ABD’nin en belirgin müttefiki olan Katar’ın doğal gazda Dünyanın üçüncü büyük ülkesi olduğu ve Katar doğal gazının Avrupa’ya ulaştırılmaya çalışıldığı da akla gelmektedir. Hatta (i) ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinde baş gösteren soğukluğun, (ii) Irak’taki gelişmelerin ve (iii) IŞİD’ın ortaya çıkışının da bu bağlamda görülebileceği düşünülmektedir. Nedeni olarak da, Katar doğal gazının muhtemel Avrupa güzergâhı akla gelmektedir. Eğer Katar’ın doğal gazı Avrupa’ya ulaştırılabilirse, Avrupa’nın, hem Rusya’nın, hem de İran’ın doğal gazına ihtiyaç kalmayacaktır. Bunun Moskova ve Tahran nezdindeki anlamı, her iki ülkenin de, (i) pazar ve dolayısıyla gelir kaybetmeleri, (ii) petrol ve doğal gaz üzerinden elde ettikleri politik/stratejik avantajlarını yitirmeleri, (iii) dolayısıyla başta Ukrayna ve Suriye krizleri olmak üzere müdahil oldukları bütün krizlerde pozisyonlarını koruyamamalarıdır. Bu noktada da, tatmin edici cevap bulunmasında güçlük çekilen şu soru kendisini göstermektedir: O zaman nasıl oluyor da, ABD, İran ve İran’ın kontrolüne açık Irak, IŞİD konusunda bir araya gelebiliyorlar? Bu soruya bağlı, oldukça stratejik olduğu düşünülen bir başka soru da, enerjide Orta Doğu’ya olan ilginin azalması, acaba Orta Doğu’da ne gibi değişiklikleri beraberinde getirebilir? Orta Doğu halkları, yıllardır kendilerini yöneten, ortak zenginliklerini kişisel zenginliklerine katan mevcut yöneticilerden kurtulabilir mi? Orta Doğu halklarının makus talihi, Orta Doğu’nun toplumsal ve siyasal yapısı, değişebilir mi? Orta Doğu’da halk gerçekten yönetime katılıp kendi kendisini yönetebilir mi? Petrol fiyatlarının düşmesi ile kaya gazı ve kaya petrolü arasında kurulan bağ kapsamında, dikkati çeken ve önümüzdeki dönemde Avrupa’da gündeme gelme ihtimali bulunan bir başka potansiyel sorun da; Fransa’nın Loren’de (Lorraine’de) ciddi kaya petrol yatakları bulması ve bunun, Fransa ile Almanya arasında Alsas-Loren (Alsace-Lorraine) sorununun yeniden kendisini göstermesine neden olabileceğidir.

7. ABD Devlet Başkanı Obama, altı günlük Asya ziyaretine çıkmıştır. 10-12 Kasım 2014 tarihlerinde Çin’de yapılacak APEC Zirvesine; 13-14 Kasım 2014 tarihlerinde Myanmar’da yapılacak ABD-ASEAN Zirvesine ve 15-16 Kasım 2014 tarihlerinde de Avustralya’da yapılacak G-20 Zirvesine katılacaktır. ABD açısından bakıldığında, Çin’de yapılacak zirvenin, üç zirvenin ilki olması önemlidir. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping; kuvvetle muhtemel, ev sahipliği yaptığı zirvede, hem ABD’nin Çin’den sonra Myanmar’daki ABD-ASEAN Zirvesine katılacağını, hem de kendisinin G-20 Zirvesine katılacağını dikkate alarak, adımlar atacak; APEC Zirvesinde müteakip zirvelerde Çin’i sıkıntıya sokabilecek adımları atmaktan geri duracaktır. Obama, altı günlük Asya ziyaretindeki zirveler üzerinden, bir anlamda Dünyanın nabzını tutmuş olacak; Dünya kamuoyunun IŞİD, Suriye ve Ukrayna konularına nasıl yaklaştığını öğrenmiş olacaktır. Obama, ABD’de birkaç gün önce yapılan ara seçimlerden Cumhuriyetçilerin önde çıkması ile karşı karşıya kaldığı içerideki güç kaybını, bu yolla telafi etmeyi düşünebilir. Dış politika ile iç politika arasındaki karşılıklı bağımlı ilişkide dengelerin dış politika lehine değişmiş olması ve iç politikanın dış politika üzerinde yapılır hale gelmiş olması, Obama’nın iç politikadaki kayıplarını, kısmen bile olsa, karşılamasına hizmet edebilecektir. O itibarla, Obama’nın Asya ziyaretini çok iyi değerlendirmek isteyeceği düşünülmektedir.

8. Bangladeş’in, Pakistan’ın ve Hindistan’ın bulunduğu coğrafya, patlamaya hazır barut fıçısı görünümünü yansıtıyor. (i) Pakistan-Hindistan sınırındaki gerginlik ve zaman zaman yaşanan çatışma; (ii) El Kaide’nin güney Asya’ya yöneldiğini açıklamasından ve Keşmir’de yaşananlardan sonra, Hindistan’ın Bangladeş’e yakın şehirlerinden Kalküta’da, limanda bağlı bulunan savaş gemilerine terörist saldırıda bulunulacağı istihbaratı üzerine gemilerin limandan uzaklaştırılması; (iii) Bangladeş’te, hükümetin, 1971 yılındaki iç savaşta bazı Bangladeşlilerin Pakistan ile işbirliği yaparak ülkeye ihanet ettiği iddiası ile Cemaati İslami Partisinin üzerine gitmesi, bu partinin 92 yaşındaki lideri Gulam Azzam’ın geçtiğimiz günlerde hapiste hayatını kaybetmesi, yerini alan Motiur Rahman Nizami’nin idama mahkûm edilmesi ve bu kararın Temyiz Mahkemesince hemen onaylanması; bu üç ülkeyi kapsayan coğrafyada beklenmedik gelişmeler ile karşılaşma ihtimalini güçlendirmektedir. Asya’nın güneyini kapsayan bu bölgedeki söz konusu gelişmeler, Myanmar’daki Rohingya Müslümanları ile de ilişkilendirilebilecek bir potansiyele sahip gözükmektedir. Bu durumda, söz konusu hususların ve gelişmelerin hepsini, Asya’daki ve küresel politikadaki ABDÇin rekabeti ile ilişkilendirmek mümkündür. ABD’nin izlediği güncel siyasetin, Rusya ile Hindistan’ı biri birine itme potansiyelinin giderek güçlendiği değerlendirilmektedir. ABD’nin Ukrayna krizi üzerinden Rusya’yı hedef alması, bu ülkeyi Hindistan’a itmektedir. Rusya için, ABD karşısında Çin’in güvenilir bir müttefik olarak görülmediği ya da görülemeyeceği değerlendirilmektedir. Hindistan için ise, Yeni Delhi’nin Çin karşısında ABD’ye olan güveninde bir gerilemenin yaşandığı bir tablodan söz edilebileceği düşünülmektedir.

9. Afganistan’ın yeni Cumhurbaşkanı, Pekin’de gerçekleşen “Asya’nın Kalbi AfganistanKonferansından sonra, Pakistan’a iki günlük resmi bir ziyarette bulunmuştur. Daha önce de ifade edildiği üzere, Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin Çin’e yaptığı ilk yurt dışı ziyarete, görünenin ötesinde fazlaca bir anlam yüklenilmemesi gerektiği düşünülmektedir. Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin, Afganistan’ın barışa ve istikrara kavuşması için oluşturulmuş ve kurumsallaştırılmış bir etkinliğe katılmaması düşünülemezdi. Ancak Eşref Gani’nin Pakistan ziyaretini önemsemek ve Af-Pak bölgesinin geleceği için olumlu bir adım olarak değerlendirmek gerekir diye düşünülmektedir. Özellikle terörle mücadele, güvenlik, istihbarat ve ikili ticaret konuları, iki ülkenin ortak sorun ve ilgi alanlardır. Taliban’ın Pakistan’daki lideri Molla Fazlullah’ın Afganistan’a sığınmış gözükmesi, herhalde tarafların öncelikli olarak ele alacakları konulardan olacaktır. Eşref Gani’nin Pakistan ziyaretinden hemen sonra, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Afganistan’ı ziyaret etmesi, ilk ziyaretin olumlu bir adım olduğu görüşünü teyit ve buna işaret etmiştir.

10. Irak Dışişleri Bakanı İbrahim el-Caferi, geçtiğimiz hafta içinde Ankara’ya resmi ziyarette bulunmuştur. Daha önce Kuveyt’te, bu ülkenin Dışişleri Bakanı ile bir araya gelen Caferi’nin, münhasıran IŞİD konusunu gündeme getirdiği ve IŞİD ile mücadele konusunda birlikte atılacak adımlara ilişkin önerilerde bulunduğu ileri sürülmüştür. Caferi’nin, ABD’nin işgal yıllarında, bir dönem (Nisan 2005-Mayıs 2006) Irak’ta Başbakanlık yapmış olduğunu unutmamak gerekir. Yani Irak’a bakarken, hem İran’ı, hem de ABD’yi görmek gerekir; bu, hata yapmayı önleyecektir.

11. IŞİD’ın Irak’ta ve Suriye’de ele geçirdiği petrolü, Kürt tacirler üzerinden, önce İran’a, sonra Dubai’ye aktardığı ve buradan pazarda satışa sunduğu ifade edilmiştir. Bu haberin doğruluğunu teyit imkânı bulunmamaktadır. Ancak doğru olduğu varsayıldığında, oldukça farklı ve ilginç çağrışımlar ortaya çıkmaktadır. Eğer IŞİD’ın petrolünü satmasına Kürt tacirler aracılık ediyorsa, Kobani’deki IŞİD-Kürt çatışması ve bu çatışma için koparılan yaygara ne oluyor? IŞİD ile mücadele eden ve bu kapsamda Kudüs Gücü’ne bağlı unsurları Irak’ta IŞİD ile mücadeleye tahsis eden İran, nasıl oluyor da IŞİD’ın petrolünü satmasına aracılık ediyor? Dubai, Birleşik Arap Emirliği (BAE)’ne vücut veren yedi emirlikten biridir ve BAE, ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiklerinedir. Nasıl oluyor da, Dubai, ABD’nin hava saldırılarında bulunduğu IŞİD’ın petrolünü satmasına aracılık ediyor? Bunları nasıl anlamak gerekir? Ortada, IŞİD konusunda bir anlaşılmazlık ya da belirsizlik vardır; bu da, risk ve tehdit demektir; bu koşullarda “yoğurdu üfleyerek yemek” gerekir.

12. Irak’ın kuzeyindeki (Türkiye’nin güneydoğusuna bitişik) Kürt Özel Bölgesi Yönetiminin Parlamentosu, geçtiğimiz günlerde, belli koşullarla, Türkmen lehçesinin, bölgedeki resmi dillerden biri olmasını öngören bir karar almıştır. Böylece, Kürtçe’nin ve Arapça’nın yanında Türkçe’nin Türkmence lehçesi de resmi dil sayılmıştır. Irak’taki Türkmen nüfusu, üç milyon civarındadır ve Türkmenler, Irak’ta ülkenin kuzey batısında Telafer’den başlayıp Musul, Kerkük, Tuzhurmatu üzerinden güneydoğuda Bedre’ye kadar uzanan geniş bir kuşak üzerinde yaşarlar. Bu geniş kuşak, Kürt Özel Bölgesi Yönetiminin IŞİD ile mücadele “kisvesi” altında fiili olarak genişlettiği sınırları ile önemli oranda örtüşür hale gelmiştir. Gerek Saddam döneminde, gerekse ABD’nin işgal yıllarında Türkmenler savrulmuş, göçe zorlanmış ve sonuçta nüfus çoğunluğuna sahip oldukları birçok yerde bu konumlarını kaybetmişlerdir. Türkmenlerin bu şekilde dağılmış olması ve Türkmen lehçesinin resmi dil sayılmasının sadece Türkmenlerin nüfusun en az % 20’sini teşkil eden yerlerde geçerli olacağının öngörülmesi (böyle bir şarta bağlanmış olması), kararı uygulamada anlamlı olmaktan çıkarmaktadır. Çünkü Irak’ta Türkmenlerin nüfusun en az % 20’sine sahip olduğu, sadece iki yer kalmıştır. Bunlar da, Erbil ve Süleymaniye’nin Kifri ilçesidir. (Türkmenlerin geldiği bu nokta, onların temel insan haklarının ne denli ağır ihlal edilmiş olduğunun kanıtı niteliğindedir.) Dolayısıyla, kararın Irak Türkmenleri açısından, pratikte fazla bir değeri yoktur. Bu bağlamda söylenebilecek olumlu ve ciddi tek husus, kararın Irak Türkmenlerinin varlığına siyasal ve hukuksal açıdan karine teşkil edeceğidir. Kararın, Irak Kürtleri ve “bağımsız Kürdistan” lehine bir algı ve imaj yaratılması açısından görülmesi gerekir. Bunlar, madalyonun bir yüzünde olanlardır. Bir de madalyonun diğer yüzü vardır. Burada da, ilk hatırlanması gereken söylemler, “Güney Kürdistan”, “Kuzey Kürdistan” ve “Büyük Kürdistan”dır. Türkçe’nin Türkmence lehçesinin resmi dil kabul edilmesi, “Güney Kürdistan” ile “Kuzey Kürdistan” arasındaki yakınlaşmayı besleyecek ve bu da “Büyük Kürdistan”a giden yolun önünü açacaktır. Çünkü dil, birliği sağlayan en önemli araçlardandır. Türkiye’deki Kürtler ile Irak’taki Kürtlerin biri birlerini daha çok anlamasını amaçlayan bu karar, Türkiye’nin ülke ve ulus bütünlüğüne yönelik olarak doğurduğu risk ve tehdit açısından görülebileceği gibi; bir dönem sıkça konuşulan, Ankara merkezli Irak’ın kuzeyinin de Türkiye’ye dâhil olacağı “federasyon” söylemini de çağrıştırmaktadır. Türkçe’nin Türkmence lehçesinin Irak’ın kuzeyinde resmi dil kabul edilmesi, “Bağımsız Kürdistan”a ilişkin stratejide Ankara merkezli ve Irak’ın kuzeyini kapsayan federasyonun bir aşama olduğunu düşündürtmektedir.

13. Pekin’de yapılan APEC Zirvesinde bir araya gelen Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin, Doğu Çin Denizi’ndeki anlaşmazlığı ele aldıkları ifade edilmiştir. Bu ele alış, aralarındaki “buzu kırma” olarak yorumlanmıştır..

14. Uluslararası politikaya ilişkin olarak dikkati çeken bazı güncel değerlendirmeler ise, şu konularda kendisini göstermektedir: (i) Katar’ın ve BAE’nin Orta Doğu’daki güncel yerleri/rolleri sorgulanmakta; Katar’da bir gerilemenin yaşandığı; BAE’nin ise, Suudi Arabistan ve Mısır ile geliştirdiği yakın ilişkiler üzerinden öne çıktığı ifade edilmektedir. (ii) Batılı devletlerin, Birinci Dünya Savaşının sona ermesinden bu yana, doğrudan dolaylı olarak, şiddete neden olup olmadıkları (terörizmin içinde yer alıp almadıkları) sorgulanmaktadır. (iii) IŞİD’ın ortaya çıkışının önceden fark edilmemesinde Amerikan istihbaratının bir hatası olup olmadığı sorgulanmaktadır. (iv) 1815-2015 dönemi için Avrupa’nın jeopolitiği sorgulanmakta; “meta-jeopolitik”ten söz edilmektedir.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 10 Kasım 2014


SUDAN’IN DEVRİK-HAPİSTEKİ DEVLET BAŞKANI ÖMER EL BEŞİR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Bugünkü (10 Eylül 2019) Türkgün Gazetesi’nin 11. sayfasında Sudan’ın devrik ve hapisteki Devlet Başkanı Ömer el Beşir hakkında bir haber var. “Nereden nereye” dedirten bir haber… Haber, ben de o kadar çok şeyi çağrıştırıyor ki… Bu yazı, bu çağrışımları konu edinen bir yazıdır. Haber, Sudan’ın devrik lideri Ömer

İSRAİL’İN IRAK’TA İRAN HEDEFLERİNİ VURMASI ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı İsrail’in, 1981’de Irak’ın Osirak nükleer santralini hedef alan saldırılarından sonra, şimdi de Irak’taki İran hedeflerini vurduğu medyaya yansıyor. İsrail, bu yöndeki haberleri yalanlamıyor, dolaylı olarak teyit ediyor. Bu duruma bağlı olarak da, İsrail-İran çatışmasında yeni cephenin Irak mı olduğu (olacağı) soruluyor.[i] Haberde geçtiği üzere, İsrail’in Irak’a hava saldırısında

ABD HİNT-PASİFİK BÖLGESİNDEKİ ASKERİ VARLIĞINI ARTIRIYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD’nin, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması (INF)’ndan çekildikten sonra, Hint-Pasifik bölgesine yeniden/yeni füzeler konuşlandıracağı, bölgedeki askeri üs varlığını güçlendireceği ifade ediliyor[i]. Bu, münhasıran ABD Savunma Bakanı Mark Esper’in açıklamalarına dayandırılıyor. Bunlara bakılarak da, Başkan Trump’ın Asya stratejisinde hedefin ne olduğu sorgulanıyor.

ERDOĞAN (AKP) YÖNETİMİNİN ABD VE HDP YAKLAŞIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Erdoğan (AKP) Yönetiminin ABD yaklaşımı ile HDP yaklaşımı o kadar çok biri birini çağrıştırıyor ki… ABD’ye de, HDP’ye de çok ağır eleştiriler tevcih ediliyor… En yetkili ağızlar, ABD’nin Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü tehdit eden PKK terör örgütünün Suriye kolu YPG terör örgütüne açıkça ve ciddi şekilde silah/teçhizat

MOKSOVA’NIN “ŞAM ONAYI” DAYATMASI NELER SÖYLÜYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan daha yeni yapılan bir açıklamada, Türkiye’nin Suriye topraklarında düzenlemeyi planladığı herhangi bir harekât öncesinde Şam hükümetinden onay alması gerektiği ifade edilmiş[i]… Zamanlaması çok manidar gelen bir gelişme… Çünkü açıklama, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna operasyon yapmayı konuştuğu, Ankara ile Washington’un Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturmayı müzakere ettiği,

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.