ASCMER BÜLTENİ: KISA YORUMLAR VE ANALİZLER İLE GEÇEN HAFTA ASYA’DA DİKKATİ ÇEKEN BAZI GELİŞMELER, Sayı 19, 27 Ekim 2014

1. IŞİD’ın, bir silah olarak kullanmak için, Irak’ın kuzeyindeki kullanılabilir su kaynaklarının kontrolünü ele geçirmeye çalıştığı ileri sürülmüştür. Bölgede halen Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki dört barajı kontrol ettiği ifade edilen IŞİD’ın, içinde bulunulan dönemde, özellikle Musul’un kuzey batısındaki Musul Baraj Gölü ile Bağdat’ın kuzey batısındaki Hadita Baraj Gölünün kontrolünü ele geçirmeyi amaçladığı ve her iki baraj gölünün çok yakınında bulunduğu iddia edilmiştir. Irak haritasına bakıldığında, hem Musul Baraj Gölünün, hem de Hadita Baraj Gölünün, Irak’ın ciddi su kaynaklarından olduğu görülür. Bu baraj göllerinin, hem tarım arazilerinin sulanmasında, hem de elektrik üretiminde kullanıldığı bilinmektedir. Bu da, IŞİD’in bahse konu yönelişinin arkasında, iyi belirlenmiş bir stratejinin bulunduğu anlamına gelmektedir. Bu konunun önemine işaret eden, bir başka gelişme de, geçtiğimiz Eylül (2014) ayı içinde, devam eden iç savaşa rağmen, Şam Yönetimi ile Rusya’nın Stroytransgaz şirketi arasında imzalandığı ifade edilen anlaşmadır. Anlaşmanın, Suriye’nin kuzey doğusundaki Al Hasakah (Haseki) bölgesinin su ihtiyacının Dicle Nehri üzerinden karşılanmasını öngördüğü; tahmini maliyetinin toplam iki milyar usd. olduğu; projede, Dicle Nehri’nden kanallarla getirilecek su ile, Al Hasakah bölgesinde, 200 bin hektar tarım arazisinin sulanmasının (1.25 milyar mᵌ) ve içme suyu ihtiyacının karşılanmasının (125 milyon mᵌ) öngörüldüğü belirtilmiştir. (i) İçinden Habur Çayı’nın da geçtiği Al Hasakah, Şam Yönetiminin kontrolünde değildir ve bu, anlaşmayı dikkat çekici kılan hususlardan bir tanesidir. (ii) Kontrolünde olmayan bölgenin su ihtiyacını karşılamaya yönelmesi, Şam Yönetiminin, sadece bugün için değil gelecek için de ülkesel bütünlük iddiasını güçlendirmek istediğine ve yerel halkı psikolojik olarak etkileyerek etkisine açmayı amaçladığına işaret etmektedir. (iii) Projenin bir Rus şirketine verilmesi (veya bir Rus şirketinin bu projeyi üstlenmesi), hem Moskova’nın Şam Yönetimine verdiği desteğe, hem de bölgenin Rusya’nın ilgi ve çıkar alanına dâhil olduğuna işaret etmektedir. (iv) IŞİD konusunun, önümüzdeki dönemde, su sorunu ile daha çok ilişkilendirilmiş olarak gündeme gelme ihtimali güçlü gözükmektedir. (v) Fırat ve Dicle Nehirleri, Türkiye’nin yukarı kıyıdaş olduğu sınır aşan sular olduğu için, IŞİD ile ilişkilendirilmiş su sorununun, Türkiye ile de ilişkilendirilmiş olarak öne çıkma ihtimali de, yine güçlü gözükmektedir. (vi) Su sorununun bu şekilde Türkiye ile ilişkilendirilmiş olarak öne çıkmasının, IŞİD üzerindeki spotların zayıflamasına, bunun IŞİD’ın konumunu pekiştirmesine ve yeni bölgesel müttefikler edinmesine, bu yolla Ankara üzerinde yeni ve ciddi bir baskının ortaya çıkmasına hizmet edeceği değerlendirilmektedir. İşaretler, IŞİD’dan çok Türkiye’nin konuşulacağı bir dönemin yaşanacağı ihtimalini çağrıştırmaktadır.

2. PakistanHindistan ilişkilerinde bir süredir devam eden gerginlik, sınırdaki “mevzii” çatışmadan, 2010 yılında taraflar arasında varılmış bir mutabakatı ihlal iddialarına kaymış gözükmektedir. Ekim (2014) ayının ilk yarısında, ateşkes hattında, 8-9 gün süren mevzii çatışmada, iki taraf ta kayıplar vermiş; Hindistan’ın üst düzey askeri yetkililerinden Pakistan’a ciddi suçlamalar gelmiş; Taliban’ın ve IŞİD’ın, Keşmir’in Hindistan kontrolündeki bölgesine yöneldiğine dair işretlere dikkat çekilmişti. Bugün gelinen noktada ise, tarafların, 2010 yılında, sınır hattından 400 metre derinliğine kadar olan bölgede askeri tahkimatta bulunulmayacağı konusunda mutabakata varmış olmalarına rağmen, Hindistan’ın bu alanda sığınaklar inşa etmekte olduğu ileri sürülmektedir. Pakistan tarafından gündeme getirilen bu iddiaların, ne gibi karşı tedbirleri/adımları beraberinde getireceği, kuvvetle muhtemel önümüzdeki günlerde görülecektir.

3. Rusya’nın geçtiğimiz Eylül (2014) ayı içinde, Doğu Askeri Bölgesinde (ağırlıklı olarak Sakhalin Adası, Kamchatka Yarımadası ve Mançurya’yı kapsayan bölgede), “Doğu 2014” adıyla kapsamlı bir askeri tatbikatı icra ettiği; tatbikatın, yedekler dâhil 150 binin üzerinde personeli, 1500 tankı, 632 uçağı ve helikopteri, 60 savaş gemisini içerdiği; tatbikatın, Çin’den ve Japonya’dan algılanan potansiyel tehdit ile ilişkilendirildiği; tatbikatta, aralarında 6 bin km. mesafe olan batıdaki unsurlardan doğuya birlik kaydırılması ve bu suretle farklı iklim koşullarına uyum üzerinde durulduğu ifade edilmiştir. Tatbikatta, (i) doğu ve kuzey sahilleri ile doğudaki adaların savunulması, (ii) bin km.den fazla mesafelere asker ve teçhizat taşınması imkân ve yeteneği, (iii) kriz durumunda silahlı kuvvetler ile diğer bakanlıklar (demiryolları, polis ve sağlık konuları ile ilgili bakanlıklar) arasındaki işbirliği konuları işlenmiştir. Tatbikatın, sadece toprakları savunma yeteneği ile ilgili olmadığı, Doğu’daki toprakları içeren politik ve askeri bir stratejiyi de içerdiği (bunun dışa vurulduğu) ifade edilmiştir. Bu bağlamda, Ukrayna krizi nedeniyle Rusya için alınan yaptırım kararlarına katılan Japonya üzerindeki baskının artırılmasına değinilmiş; bu tatbikatta, İskender sınıfı, taktik nükleer savaş başlığı taşıyabilen füzelerin denenmesinin ve denemelerin başarıyla gerçekleşmesinin Çin’e yönelik olabileceği ileri sürülmüştür. Tatbikatta, ABD’nin Özel Kuvvetler operasyonlarında kullandığı Bell-Boeing V-22 Osprey uçaklarına (menzili 1600 km.) eş değer olarak, Mi-8 ATMSz helikopterlerinin kullanılmasına (menzili 300 km.) dikkat çekilmiştir. Tatbikatta, Rusya’nın lojistik zayıflığı olarak iki hususa vurgu yapılmıştır. Bunlardan birincisi, Trans-Sibirya demiryolu hattının Çin sınırına yakın olması ve bunun imhasını kolaylaştırması; ikincisi de, NATO’da “Condor” olarak bilinen An-124 Ruslan büyük kargo uçaklarının sayısının yetersiz olmasıdır. An-124 Ruslan büyük kargo uçağı Rusya-Ukrayna ortak yapımı olduğu için, MoskovaKiev ilişkilerinin içinde bulunduğu durum nedeniyle, Rusya’nın bu uçaklardan artık edinmeyeceğine dikkat çekilmiştir. Tatbikattan yola çıkılarak geleceğe yönelik yapılan tahminlerde, Rusya’nın önümüzdeki dönemde; (i) Asya’daki topraklarını (özellikle Arktik Okyanusu kıyıları, Sakhalin Adası, Kamchatka Yarımadası ve Mançurya’yı) korumaya yönelik askeri alt yapı yatırımlarına yöneleceğine, (ii) Havadan taşıma ve hava savunma imkan ve yetenekleri ile donanmasını güçlendireceğine, (iii) Ekonomik krize rağmen, savunma harcamalarını artıracağına; (iv) Daha militarize olmuş bir dış politika izleyeceğine dikkat çekilmiştir. Rusya’nın bu yönelişinin, Orta Asya’daki eski Sovyet Cumhuriyetleri ile Ukrayna’yı, Moldova’yı, Güney Kafkasya’yı nasıl etkileyebileceği ve Rus Ordusunun imkan, yetenek ve kapasitesinin artmasının, NATO’dan, ABD’den, AB’den gelecek baskıları etkisiz kılmaya yetip yetmeyeceği sorgulanması gereken hususlar olarak işaret edilmiştir. Sonuç olarak, “Doğu 2014” tatbikatının çapına, içeriğine, icrasına ve icra edildiği yere (Alaska’nın karşı kıyısına) bakıldığında ve tatbikata ilişkin olarak yukarıda özetle verilen değerlendirme dikkate alındığında, şu üç husus akla gelmektedir; (i) Rusya’nın, tatbikat üzerinden özellikle ABD’ye mesaj yolladığı ve bu mesajın da, bir taraftan Rusya’nın “kolay bir lokma” olmadığı diğer taraftan -tam tersine- Çin karşısında birlikte ciddi bir güç oluşturacakları şeklinde olabileceği, (ii) çok sayıda başka nedenden dolayı, tatbikatın, Rusya ile Çin’i ABD karşısında aynı paydada buluşturma potansiyelinin oldukça zayıf görüldüğü; (iii) tatbikatın, Rusya karşısında ABD ile Çin’i biri birine itme potansiyelinin hiç de zayıf görülmediğidir. Acaba, Rusya, gücünü göstermek yerine güçsüzmüş gibi bir algı uyandırmayı öngören bir “aldatma stratejisi” içinde olsaydı, daha iyi olmaz mıydı?

4. Drone-tocracy=Dronatokrasi. Bütün Dünyada insansız hava araçlarının giderek daha çok ve daha yayın olarak kullanılmasına bakılarak, böyle bir isimlendirme yapılmıştır. İnsanız hava araçlarının kullanımındaki yoğunluk ve yaygınlık bir sorun olarak görülmeye başlanmıştır. Uluslararası hukuktaki silahların kontrolüne ilişkin düzenlemelerin, özellikle insansız askeri hava araçlarının kullanımı konusunda yetersiz olması bir endişeye kaynağı olarak işaret edilmeye başlanmıştır. İnsansız askeri hava araçlarının, (i) keşif, (ii) istihbarat ve (iii) saldırı amaçlı olarak kullanılabilmesi; maliyetinin düşük ve kullananının kendisini gizleyebilmesi, bu araçların kullanılmasını konu edinen bir düzenlemeye olan ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. Bu araçların, (i) devlet dışı aktörler, küçük asi/teröristgruplar tarafından kullanılabilmesi; (ii) yargısız infazlara aracılık edebilmesi; (iii) toplum üzerinde olumsuz psikolojik etkiye yol açabilmesi, (iv) şiddete başvurmada “eşik düşürücü” bir işlevi yerine getirmesi ve (v) şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe imkân vermemesi, uygulamada soruna yol açmakta; bunu önlemek için de, öncelikle üretiminin ve ihracının kontrol altına alınması öngörülmektedir. Acaba bu boşluğun doldurulması, bu aracı/silahı kullananların işine gelir mi?

5. Dünyada nükleere yönelişin öne çıktığına ASCMER’in önceki bültenlerinde değinilmişti. Burada, bu yönelişi teyit eden iki yeni gelişmeye yer verilmiştir. Bunlardan birincisi, Rusya’nın ve ABD’nin Şubat 2011’de nükleer silahların azaltılmasını öngören bir mutabakata varmış olmalarına rağmen, aradan geçen üç yılı aşkın süre içerisinde nükleer cephaneliklerini artırmış olmalarıdır. İkincisi de, bugün ABD medyasında, “ABD eğer barış istiyorsa, nükleer savaşa hazır olmalıdır” şeklinde bir tartışmanın yer alıyor olmasıdır.

6. IŞİD’in Irak Kürtlerinin (ve Suriye Kürtlerinin) “ulusal kimliklerini” güçlendirmek gibi bir işlevi yerine getirdiği; IŞİD’ın 2014 yazının sonunda Erbil’e (şimdi Kobani’ye) saldırmasının, Kürtleri nasıl etkilediği üzerinde durulması gerektiği; bu husus ile, Irak’ın kuzeyinde yaşanan sosyo-ekonomik ve politik güçlüklerin/gerginliklerin Kürt Milliyetçiliğini beslediği, ileri sürülmüştür. ISN-ETH Zurich adlı düşünce/araştırma kuruluşunca yayınlanan konuya ilişkin analizde yer alan bu hususlara bakınca şunlar akla gelmektedir: (i) IŞİD, Kürtleri iç sorunlarından uzaklaştırıp birleştirme -bir araya getirme- işlevini yerine getirmektedir. (ii) IŞİD, Kürtlerin, (a) -silah ve mühimmat da dahil- dışarıdan ekonomik, politik ve güvenlik yardımı almasına, (b) Kürtler lehine uluslararası bir kamuoyu oluşmasına, (c) Kürtlerin kendi savunma/askeri gücünü oluşturmasına imkan vermektedir. (iii) IŞİD, Bağdat Yönetiminin güçsüzlüğünü ortaya koymak suretiyle, Kürtlerin Bağdat karşısında kendilerini daha özgür ve rahat hissetmelerine aracılık etmiş ve Kürtlerin ayrılma/bağımsızlık isteklerini adeta tahrik etmiştir. (iv) Bu durumda, IŞİD’a destek veren ya da IŞID karşısında Kürtleri destekten yoksun bırakan aktörler, gerçekte Irak Kürtlerinin bağımsızlığına dolaylı katkı sunmuş olmaktadırlar.

7. Irak Kürt Bölgesi Özel Yönetiminden; ABD’nin, Irak’ı işgal yıllarında Erbil’de kullandığı Herir askeri hava alanını, askeri bir üsse dönüştürmek istediği ve bu nedenle bölgedeki yabancı yatırımcıların başka bölgelere kaydırıldığı yolunda açıklama gelmiştir. Bu, eğer doğru ise, önemli bir gelişmedir. Önemli görülmesinin birçok nedeninden söz edilebilir. (i) ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığını seyrekleştirdiği ve Asya’ya yöneldiği bilindiği için, “Herir askeri üssü” bir geri dönüş işareti olarak alınabilir. Eğer böyle bir işaret ise, o zaman da, ABD’yi Orta Doğu’ya geri döndürecek kadar önemli olan şeyin ne olduğuna bakmak gerekir. Bu konuda, Doğu Akdeniz’e açılma ve petrolünü Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinden boru hatları ile Doğu Akdeniz’e ulaştırma imkanına sahip olacak müstakil bir “Kürt Kartı” akla gelmektedir. IŞİD’in Irak’ta ve Suriye’de kendisini göstermesi ile birlikte yaşananlar ve gelinen nokta, böyle bir ihtimali güçlendirmiştir. (ii) ABD’nin Suudi Arabistan’daki Prens Sultan Askeri Üssünü, 1997’de tamamlanan Katar’ın başkenti Doha’nın 40 km. batısındaki Al Udeid Hava Üssüne “gizlice” taşıdığı ve Katar’ın Suudi Arabistan’ın hemen yanı başında olduğu hatırlandığında, ABD’nin Erbil’de inşa edeceği Herir askeri üssünün tamamlanmasından sonra, Türkiye’de TSK’nin İncilik Tesisindeki varlığını buraya aktarabileceği akla gelmektedir. AnkaraWashington ilişkilerinin geldiği nokta bunu çağrıştırmaktadır. Hatta böyle bir durumda, Ankara-Washington ilişkilerinin bugünden daha farklı olabileceğini de beklemek gerekir diye düşünülmektedir. (iii) ABD’nin Arap Yarımadası üzerindeki ve civarındaki “yerleşik” askeri varlığı, hem ABD’nin Orta Doğu’daki varlığının -seyrekleştirmeye ve Asya’ya yönelmesine rağmen- ciddiyetini koruduğuna, hem de bölgenin ABD için ciddi önemi haiz olmaya devam ettiğine işaret etmektedir. ABD’nin yeni fark edilen -fakat yeri açıklanmayan- CIA tarafından kullanıldığı ve CIA’ye ait insansız hava araçlarının konuşlandığı ileri sürülen Suudi Arabistan’da, Yemen sınırına oldukça yakın olan gizli hava üssü bulunmaktadır. ABD’nin 5. Deniz Filosu, karargâhı ile birlikte, Bahreyn’de konuşludur. ABD, Kuveyt’in kuzeyinde, Irak sınırına yakın bir bölgedeki Ahmed El Cabir Hava Üssünü kullanmaktadır. Ve ABD, Umman’daki El Saib Hava Üssünü de yine kullanmaktadır. Bu belirtilenler, üs olarak ABD’nin bölgede sahip olduklarıdır. ABD’nin bunlar dışında, küçük çaplı askeri varlık bulundurduğu, geçici olarak kullandığı, bir takım kolaylıklardan yararlandığı, bölgede daha başka yerlerin de olduğu varsayılmaktadır. Bütün bunlar, bir yönüyle ABD’nin bölgeyi kontrol etmeye devam ettiğine, diğer yönüyle de bölgede ABD’yi karşısına almanın güç olduğuna işaret eden hususlardır. Bundan kısa bir süre önce, ABD’nin İran ile yakınlaşmasından rahatsız olan Suudi Arabistan’ın, buna tepki olarak attığı birkaç adımdan sonra geldiği noktanın başlangıçta bulunduğu noktadan fazla farklı olmaması, bu güçlüğün somut bir göstergesi olarak alınabilir.

8. Putin’in, geçtiğimiz haftanın sonuna doğru Soçi’de yapılan Valday Kulübü entelektüeller toplantısında yaptığı konuşmada; (i) IŞİD’den petrol almanın uluslararası terörizme destek vermek anlamına geldiği, (ii) ABD’nin militanları finanse ettiği ve onlara silah ve bilgi sağladığı, (iii) Doğu’nun hem siyasette hem de ekonomide giderek öne çıktığı ve bunun Rusya’nın Avrupa’ya sırtını dönmesi anlamına gelmeyeceği, hususlarını ifade ettiği ileri sürülmüştür. Rusya’nın petrol üreticisi/satıcısı bir ülke olması nedeniyle, IŞİD’ın çok ucuza petrol satmasının Rusya’nın pazar kaybına yol açtığı ve Putin’in bu nedenle IŞİD’dan petrol almanın uluslararası terörizmi desteklemek anlamına geldiğini söylediği ileri sürülebilir. Ancak Putin’in bu söylediği, maddi olarak, doğrudur. Eğer IŞİD uluslararası terörizm ile ilişkilendiriliyorsa ve bu bağlamda IŞİD ile mücadele ediliyorsa, bu mücadelenin bir ayağı da IŞİD’in mali destekten yoksun bırakılması, finansman kaynağının kurutulmasıdır ve bu da, IŞİD’in pazara sunduğu petrolün alıcı bulmamasını gerektirir. Onun içindir ki, IŞİD karşısındaki çok uluslu koalisyonun içinde yer alan bazı ülkelerin, IŞİD’ın sattığı petrolün alıcısı olması ya da IŞİD petrolünün satış işlemine sahne olması, bir çelişkidir ve bu çelişki, IŞİD ile mücadelenin sorgulanmasına yol açar, gerçekte IŞİD ile mücadele edilmediği, mücadele ediyor görüntüsü altında başka amaçlar peşinde koşulduğu algısını ortaya çıkarır. BM şapkası altında yapılmış, Terörizmin Finansmanın Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşme yürürlükte iken, IŞİD’in sattığı petrolün alıcısı olmak ve buna imkan/fırsat vermek, Sözleşme hükümlerinin açık ihlali demektir. Putin’in ABD ile ilgili iddiaları/ithamları ise, MoskovaWashington ilişkilerindeki olumlu beklentileri boşa çıkaran bir etkiye yol açmakta ve ilişkilerin geri dönüşü zor bir mecraya kaymış olduğu anlamına da gelmektedir. Bu durumda, Alaska’nın karşı kıyılarında Rusya tarafından gerçekleştirilen “Doğu-2014” tatbikatının hedefinde ABD’nin ve Japonya’nın bulunduğunu söylemek daha gerçekçi bir öngörü olacaktır. Görünen, Putin’in işinin çok zor olduğudur. Bu zorluğun en başında da, 17 milyon km² büyüklüğünde, yer altı ve yer üstü zenginlikleri her gün biraz daha kendisini gösteren bir ülkenin elde tutulmasının yer aldığı düşünülmektedir.

9. Irak Başbakanı Abadi, komşusu Türkiye için son derece önemli ve anlamlı olduğu düşünülen açıklamalarda bulunmuştur. Bu açıklamalardan hemen sonra, benzeri yönde açıklamalar, İran’dan da gelmiştir. Abadi, Kerbela’da yaptığı açıklamada; (i) Türkiye’den PKK terör örgütüne yönelik saldırılarına son vermesini istemiş, (ii) Türkiye’nin PKK terör örgütüne operasyon yapmak için Bağdat’tan izin talep ettiğini ve PKK terör örgütünün Irak’tan çıkarılmasını istediğini belirtmiş, (iii) PKK terör örgütünün, Irak ile birlikte, terörizme ve IŞİD terörüne karşı savaştığını ifade etmiş ve (iv) Irak’ın PKK terör örgütünü, terör örgütü listesinden çıkaracağını söylemiştir. Bu açıklamanın hemen sonrasında çıktığı ve İran’a yaptığı ilk ziyaretinde, Abadi’yi kabulü sırasında İran Cumhurbaşkanı Ruhani de şu açıklamalarda bulunmuştur. (i) İran, Irak’ın terörizmle mücadelesini desteklemektedir. (ii) İran, Irak’ın IŞİD ile mücadelesinde “sonuna kadar” Bağdat’ın yanındadır. (iii) ABD, IŞİD karşısında Irak’a yeterince destek vermemektedir. (iv) İran, bölgeyi tehdit eden ve Müslümanları Şii/Sünni diye bölen El Nusra ile mücadele edecektir. (v) Tahran-Bağdat askeri ilişkileri yoğunlaşacaktır ve Tahran’ın Bağdat’a silah ve askeri danışman desteği sürecektir. Abadi’nin İran’ın Dini Lideri Ayetullah Hamaney tarafından kabulünde de; Hamaney’in, Irak’ın önceki Başbakanı Maliki hakkında övgü ile söz ettiği ve görevini hakkıyla yaptığını belirttiği; Abadi’nin de, bazı bölge (komşu) ülkelerin tehlikenin farkında olmadığını dile getirdiği ifade edilmiştir. Bu açıklamalar ve Obama Yönetiminin Irak’a 600 milyon usd değerinde tank mühimmatı satışına onay verdiğine dair açıklama, önümüzdeki dönemde bölgenin daha ciddi sıcak çatışmalara sahne olabileceği çağrışımına neden olmaktadır. (i) Abadi’nin yeni hükümetin kuruluş aşamasında önceki Başbakan-şimdiki Cumhurbaşkanı Yardımcısı Maliki ile yaşadığı ciddi sorun, (ii) Abadi’nin İran’ı ziyareti sırasında kendisine en üst seviyede destek sözü verilmesi ve (iii) Hamaney’in Maliki hakkında sarf ettiği övgü sözleri, birlikte mütalaa edildiğinde, Irak’ın yeni yönetiminin Tahran’ın etkisine açık olduğu (olacağı) anlaşılmakta ve bu nedenle, bölgede yaşanabilecek geniş çaplı muhtemel bir sıcak çatışmada Irak’ın ve İran’ın birlikte/bir mütalaa edilmesi gereği ortaya çıkmaktadır. Maliki Yönetimi dönemindeki Bağdat-Erbil ilişkilerinin Abadi Yönetimi döneminde tersine dönmüş gözükmesi, dikkat çeken bir başka husustur ve bu hususun iyi okunması gerektiği düşünülmektedir. Irak’ın Türkiye tarafından terör örgütü kabul edilen PKK’yı sahiplenmesi ve ülkesinde barındırması, Şam Yönetiminin terör örgütü kabul ettiği unsurların Türkiye tarafından sahiplenildiğine ve Türkiye’de barındırıldığına dair iddiaları çağrıştırmaktadır ki; bu çağrışımın dolaylı (alt) çağrışımları olarak da şu hususlar ifade edilebilir: (i) Tahran, Bağdat ve Şam arasında açık/örtülü ittifak vardır. (ii) Türkiye’nin IŞİD’a yönelik koalisyonun görev konseptine Şam’ı dahil etmesinin önünde ciddi güçlükler vardır. (iii) Türkiye’nin müstakilen Şam Yönetimini hedef almasının önünde ciddi güçlükler vardır. (iv) Tahran, Bağdat ve Şam “ittifakı” dikkate alındığında bölgedeki gelişmelerin, bu ittifakın üyelerini hedef alacak bir mecraya kaymasından çok, “yalnızlığı” yaşayan Ankara’yı hedef alacak bir mecraya kayma ihtimali daha güçlüdür.

10. Çin’in, önümüzdeki birkaç gün içinde, “Dünyanın komşularına” yönelik daha ileri/yoğun bir teknolojiyi test etmek için, Ay’a ve “daha ilerisine” bir uzay aracı göndereceği açıklanmıştır. Çin’in bu adımı hakkında, şu an itibarıyla, fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak -Ay ile birlikte- akla, acaba Dünya’ya benzer maddelerden oluşmasına rağmen kavurucu sıcaklığa sahip Venüs ya da yeni keşfedilen Güneş’e en yakın yıldızlardan biri de bu seyahatin konusu olabilir mi sorusu gelmektedir. Ancak Rusya’nın Federal Uzay Ajansı Roskosmos’tan gelen eş zamanlı bir açıklama, bu konuların, önümüzdeki dönemde daha sık Dünya gündeminde yer alabileceğine işaret etmektedir. Roskosmos’tan yapılan açıklamadaki, (i) 21. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Ay’ın cazip bölgelerine sahip olma konusunda devletlerin keskin bir rekabet içinde olacakları, (ii) Ay’da “devleştirme” sürecinin yaşanacağı ve (iii) Ay’ın stratejik açıdan önemli güney kutbunun -vakit geçirilmeden- Rusya tarafından millileştirilmesi gerektiği hususları dikkat çekici bulunmuştur. Dünyada yaşanmakta olan rekabetin/mücadelenin bu suretle Dünya dışına taşması, belki, Dünyadaki bazı sorunlu bölgelerin rahat nefes almasına aracılık edebileceği düşüncesine yol açabilir. Ancak Dünya dışındaki bu rekabetin/mücadelenin maliyetinin Dünyadan karşılanacağı (finanse edileceği) hatırlanırsa, daha “acımasız” bir Dünyanın bizi beklediğini söylemek daha gerçekçi bir öngörü olarak kendisini göstermektedir. Bakalım, Çin’den ve Rusya’dan gelen bu çıkışlar konusunda ABD’den ne gibi bir çıkış gelecek; son dönemde, daha çok, “dinleme” skandalları/iddiaları ile ilgili olarak adı gündeme gelen NASA’dan nasıl bir açıklama duyulacaktır? Acaba son dönemde uzay ile ilgili çalışmalarına hız vermiş gözüken Hindistan’dan da bu konu da bir açıklama gelecek mi?

11. IŞİD’in Lübnan’a yönelmesi, Lübnan’da kendisini göstermesi konuşulmakta ve yazılmaktadır. Lübnan; 5.8 milyon olan nüfusunun % 54’ü Müslüman olan, Müslümanların yarısının Sünni yarısının da Şii olduğu bir ülkedir. Suriye’ye ve İsrail’e komşu olması, IŞİD’in Lübnan’a yönelişini önemli kılmaktadır. İsrail’in ismi, IŞİD konusundaki gelişmelerde bugüne kadar hemen hemen hiç geçmemiştir. Ancak bu yöneliş sonrasında, İsrail’in isminin sıkça duyulma ihtimali güçlü gözükmektedir. Ayrıca IŞİD’ın Lübnan’a yönelişi, IŞİD’in “arkasındaki” belirsizliğin açığa çıkması açısından da anlamlı olabilir. Ancak IŞİD’in Lübnan’a yönelmesinin Şam Yönetimini ve Tel Aviv’i nasıl etkileyebileceğine de bakmak gerekir. Bu yönelişin, Şam’ı ve Tel Aviv’i IŞİD konusunda örtülü işbirliğine itme potansiyelinden söz edilebilir mi?

12. Umman Körfezi’nin hemen kuzeyindeki İranPakistan kara sınırında, taraflar arasında gerginliğe yol açan, gelişmeler yaşanmaktadır. Geçtiğimiz günlerde İran’ın bu bölgesinde (SistaniBelucistan bölgesinde) İran güvenlik güçlerine bir saldırı olmuş, bu saldırıda dört kişi hayatını kaybetmiş, bu olaydan hemen sonra olayı soruşturmak için bölgeye giden görevlilerin yer aldığı bir uçak düşmüş ve yedi kişi de burada hayatını kaybetmiştir. İran, bu gelişmeleri, Pakistan ile ilişkilendirmiş ve Pakistan’ı, sınır güvenliğini sağlamada yetersiz kalmak ve yasadışı sınır geçişlerini önleyememekle suçlamış; kendisine yönelik tehdidi önlemek için İran’ın gerekirse müdahale edebileceğini açıklamıştır. Söz konusu olayların, Pakistan istihbarat örgütü (ISI) ile bağlantılı olduğu ileri sürülen, “Ceyş-ül Adl” isimli örgüt tarafından işlendiği varsayılmaktadır. Belucistan olarak bilinen coğrafya, İran’ın bu bölgesini, Pakistan’ın İran’a komşu bölgesini ve daha yukarıda Afganistan’ın güney bölgesini içine alan, Sünni Beluçların yaşadığı bir coğrafyadır. Bu coğrafyanın jeopolitik ve jeostratejik değeri, günümüze doğru giderek artmıştır. Bölgenin jeopolitik ve jeostratejik değerindeki artış, bölgesel ve küresel rekabet bağlamında, bölgenin ilgiyi ve dikkati üzerine çekmesine yol açmıştır. İran’ın Sistani-Belucistan bölgesinde yaşayan Beluçların, İran’ın Şii nüfusu kadar haklara ve imkânlara sahip olmadıkları düşüncesine sahip olmalarını düşünmelerine ve bu düşüncenin etkisinde kendilerini Pakistan’a daha yakın görmelerine, bu bağlamda bakmak uygun olacaktır. Bu tablo ve algılama, Orta Doğu’da öne çıkan (çıkarılan) mezhepsel (Sünni/Şii) kamplaşmanın etkisinde, yasa dışı oluşumları beraberinde getirmiştir. Bölgede ortaya çıkmış Cundullah Hareketi ve Ceyş-ül Adl, bu bağlamda görülebilir. Söz konusu gelişmeler değerlendirilirken, eş zamanlı olarak, Cundullah Hareketinin liderlerinden olduğu kabul edilen Mullah Şemseddin’in de Afganistan’ın kuzeyine düzenlenen hava saldırılarında hayatını kaybetmiş olduğunun hatırlanması, sağlıklı sonuçlara ulaşılmasına hizmet edecektir diye düşünülmektedir. (i) İran’ın Irak üzerindeki nüfuzunun artması, (ii) Afganistan’da yeni Cumhurbaşkanı’nın göreve başlaması ve 2014 sonrası için Afganistan ile ABD arasında yeni bir güvenlik işbirliği anlaşmasının imzalanmış olması, (iii) Taliban’ın ve IŞİD’in Hindistan’ı Keşmir’de hedef alan bir yöneliş içinde olduğunun anlaşılması ve (iv) ABD ile Çin arasındaki yakınlaşma işaretleri, bölgedeki gelişmelerin sağlıklı bir şekilde değerlendirilebilmesine imkan verecek diğer hususlar olduğu düşünülmektedir.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 26 Ekim 2014.


BARIŞ PINARI HAREKATI’NA ARA VERMEYE DAİR MUTABAKAT BELGESİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in dünkü Ankara ziyaretinde ortaya çıkan “Barış Pınarı Harekâtı’na 120 saatliğine (5 günlüğüne) ara verme”ye dair Mutabakat belgesini, şu aşamada, ayrıntılı olarak değerlendirmeyeceğim. Barış Pınarı Harekâtı başlarken verdiğim bir söz var. O söze sadık kalacağım. En azından 120 saat sonrasını beklemekte yarar görüyorum. Ancak

ŞAM’A ŞU MESAJI DA VERMELİ!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Medyada, Barış Pınarı Harekâtı nedeniyle sığınacak yer (hami) arayan PYD/YPG’nin Şam Yönetimine yanaştığı ve bu yanaşmanın sonucu olarak Şam Yönetiminin Menbiç de dâhil Suriye’nin kuzeyine yöneldiği, Türkiye ile karşı karşıya gelebileceği ifade ediliyor. Şam Yönetiminin PYD/YPG ile birlikte hareket etmesi, Türkiye ile Suriye arasında, 20 Ekim 1998’de imzalanmış

SURİYE KONUSU: ABD, GÜVENLİ BÖLGE VE TÜRKİYE İÇİN BİR ÖNERİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı I. Türkiye açısından Suriye konusunda belirgin bir hareketlilik var.

TÜRKİYE’NİN ÇEK CUMHURİYETİ’NE ATADIĞI BÜYÜKELÇİ VE ABD

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Sayın Egemen Bağış, Türkiye’nin Çek Cumhuriyeti (Çekya) nezdindeki yeni Büyükelçisi… Kamuoyunda ve Türk siyasetinde oldukça geniş yer bulmuş, tartışma konusu olmuş, bir atama… Bu, medyaya yansıyan haberlerden ve yorumlardan anlaşılabiliyor. Bu yazıda, önce kısaca bunun nedenine, sonra da işbu yazıyı yazmama neden olan, “küçük” gibi olsa da “benim

MÜNİH’İN HONG KONG’UN YERİNİ ALMASI ÖNERİSİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Hong Kong, daha önce Britanya Krallığı’na (İngiltere’ye) bağlı iken 01 Temmuz 1997 tarihinden itibaren Çin’e bağlı “özel yönetim” bölgesine dönüşen, bu tarihten itibaren “bir devlet, iki sistem” olarak ifade edilen bir yaklaşım ile Pekin tarafından “uzaktan” yönetilmektedir. Çin’in ana karasının bir parçasıdır. Hong Kong, Çin’in güney kıyısında yer

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.