ANKARA’NIN IKBY’NE YAKLAŞIMINDA ESKİYE DÖNÜŞ MÜ VAR? SURİYE’NİN KUZEYİNDEN ALGILANAN TEHDİT VE IKBY

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Mesrur Barzani, geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye geldi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edildi. IKBY Başbakanı’nın bu ziyareti; aşağıda belirttiğim işaretler ve değerlendirme ışığında, bende, Türkiye’nin Suriye’ye ve Kürtlere ilişkin yaklaşımında 2-3 yıl öncesine dönüş olduğu algısına yol açmıştır.

Bu algılama, münhasıran Sayın Erdoğan’ın BM Genel Kurul çalışmaları için ABD’ye yaptığı, ABD Başkanı Trump ile bir araya geldiği son ziyaretinden başlayan ve bu ziyaret sonrasında yaşananlardan neşet etmiş bir algılamadır. Sayın Erdoğan’ın ABD ziyareti sonrasında; (i) Barış Planı Harekâtı durmuştur. (ii) ABD’nin, önce Türkiye’ye bitişik Suriye sınır hattından (bu hat için, konuya eğilenin “durduğu yere” bağlı olarak, Kürt koridoru, terör koridoru, barış koridoru gibi isimler de kullanılıyor) asker çekeceği ifade edilmiş, sonra da az bir miktar Amerikan askerinin bu hatta bırakılacağı haberleri gündeme gelmiştir. (iii) ABD’nin çekilmesi ile bu hat üzerinde ortaya çıkan boşluk Rusya tarafından doldurulmuş, Rusya bu hatta küçük hava ve kara üslenme noktaları oluşturmuştur. (iv) Türkiye ile Rusya, yine bu hat üzerinde ortak devriye görevlerine başlamıştır. (v) Rusya ile ABD’nin, perde gerisinde, Suriye konusunda anlaştıklarına dair iddialar gündeme gelmiştir. (vi) İdlib’de, (Irak’ta ve Suriye’de bitti denilen) IŞİD kendisini göstermiş, eylemde bulunmuştur. Yine bitti denilen IŞİD, daha yakın tarihlerde de Irak’ta (Diyala’da) eylemde bulunmuştur. (vii) Bugüne yaklaşıldığında, Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığının başında bulunan Rus generalin YPG karargâhına gidip, YPG ile görüştüğü ve anlaşma imzaladığı haberleri gündeme gelmiştir. (viii) Bu arada, ABD’den, YPG yaklaşımlarında bir değişiklik olmadığı, açıklamaları gelmeye devam etmiştir. (ix)  Dikkat çekici olan bir başka husus da, bunlar olurken, Suriye konusunun Türkiye gündemindeki ağırlığının eridiğinin, yaşananlara rağmen Suriye konusundaki açıklamaların yoğunluğunun ve şiddetinin belirgin bir şekilde düştüğünün görülmesidir. Bunlar, Sayın Erdoğan’ın ABD ziyareti öncesi Türkiye’deki Suriye gündemi ile karşılaştırıldığında, Türkiye’nin Suriye (ve Kürtler) yaklaşımında değişim olduğu algısına yol açan işaretlerdendir.

Bilindiği üzere, Kürtler, bölgede Irak’ta, Suriye’de, İran’da ve Türkiye’de yaşamaktadırlar. Bunlar, bu dört ülkeden koparılacak insanlar ve topraklar üzerinde müstakil/bağımsız bir Kürt devleti kurma peşindedirler. Bu, yeni ortaya çıkmış değildir. Osmanlının son döneminde, özellikle Avrupa’nın ve Rusya’nın İstanbul’a karşı Kürtlere sahip çıkıp kışkırttığı ve isyana teşvik ettiği bilinmektedir. Bugün de aynı şey söz konusudur. Tek fark, dün Avrupa’nın ve Rusya’nın gerisinde kalıp öne çıkmamış ABD’nin bugün Ankara’ya karşı Kürtlere sahip çıkmada ve onları müstakil bir devlete kavuşturma çabasında Avrupa’yı ve Rusya’yı geride bırakmış olmasıdır.

ABD’nin, Avrupa’nın ve Rusya’nın desteğini arkalarına almış Kürtlerin, nihai hedefi bölgede “Büyük Kürdistan”ı kurmaktır. Bu yoldaki stratejileri, özde iki aşamalıdır. Önce Irak’ta, Suriye’de, İran’da ve Türkiye’de “birleşik devlet” modellerine (yani federasyona ya da konfederasyona) geçilecek ve Kürtler bu modellerin anayasal parçası olacaklar; daha sonra da bu suretle ortaya çıkacak federal ya da konfederal unsurlar, bulundukları ülkelerden ayrılıp müstakil/bağımsız Kürt devleti çatısı altında bir araya gelerek “Büyük Kürdistan”ı kuracaklardır. Bu, bölgesel dengeleri bölge ülkelerinin aleyhine ciddi şekilde değiştirme ve bölge dışı aktörlere yeni koşullarda ve daha güçlü olarak bölgedeki pozisyonlarını sürdürme potansiyelini içeren bir durumdur. Bu da, doğal olarak, “Kürtlerin istismarı” üzerine bina edilmiş bir “oyun”un bölgede sahnelenmekte olduğu algısına yol açmaktadır.

Başlangıcı yaklaşık 250 yıl öncesine götürülebilecek bu “oyun”, 1990’ların başından bu yana çok belirgindir, bu oyunda belirgin yol alınmıştır. “Saddam’ın zulmünden koruma” söylemi ile oluşturulan ABD merkezli çok uluslu güç üzerinden, Irak Kürtleri, önce “koruma şemsiyesi” altına alınmış, sonra da ABD tekbaşına 2003’te Irak’ı işgal ederek bugün yürürlükte olan Irak’ın 2005 Anayasası ile Irak içinde Kürtleri federe bir yönetime kavuşturmuştur. Irak, bugün federal bir anayasaya sahiptir ve IKBY de, bu federal yapının tek federe unsurudur. IKBY, hem kendi yasama ve yürütme organına, kendi savunma gücüne sahiptir, hem de Irak’ın yönetimine katılmaktadır. Irak’ın genel yönetsel yapısında Cumhurbaşkanlığı, Genelkurmay Başkanlığı gibi yüksek bazı makamlar Kürtlere tahsislidir. Kürtler, Irak Parlamentosu’nda ayrıca sandalyeye de sahiptir.

ABD, önce 1991’de başlayan Çekiç Güç uygulamasından, daha sonra 2003 yılındaki işgalden beri Irak’tadır. Sözde 2011 yılı sonunda Irak’tan çekilme kararı almış, bir kısım askerlerini Irak’tan çekmiştir ama, sonradan küçük artışlarla (işgalin başlangıcındaki seviyede olmasa da) Irak’taki ABD askeri varlığı yeniden artmıştır, yani ABD hala -28 yıldır- Irak’tadır.

IKBY, Irak’ta ileri özerkliğe sahip olmasına rağmen, Eylül 2017’de “bağımsızlık referandumu”na (yani Irak’tan ayrılma referandumuna) gitmiş ve referandumdan bağımsızlık (ayrılma) sonucu çıkmış; ancak gelen baskılar üzerine bu karar “buzdolabına” kaldırılmıştır.

Irak Kürtleri, ABD sayesinde, Irak’ta bugünkü noktaya gelmiştir, bu çok açıktır, o kadar ki tartışma konusu olmaktan uzaktır.

Bu noktada, Henri Berkey’in, 2009’da, The Carnegie Endowment for International Peace tarafından yayınlanan “Preventing Conflict Over Kurdistan”[i] başlıklı çalışması aklıma geliyor. Bu çalışmayı, Türkiye’nin IKBY’ne ve Suriye krizine ilişkin son yaklaşımlarını anlamak ve değerlendirmek bakımından oldukça “anlamlı” buluyorum. Çalışmanın üzerinden geçen 10 yılda yaşananlara baktığımda, bazı hususların daha anlaşılır hale geldiğini düşünüyorum. Çalışmanın, Kasım 2008’de seçimi kazanan Obama’nın Ocak 2009’da Başkanlık koltuğuna oturmasından hemen sonraya denk gelmesi dikkat çekicidir. Bir anlamda, yeni göreve gelmiş Obama Yönetimine Kürtler (ve Kürtler bağlamında bölge) konusunda önerilerde bulunuluyor, adeta “istikamet” veriliyor.

Bu çalışmada geçen ve konu bağlamında dikkat çekici bulunan hususlar sırasıyla şunlardır: (i) ABD’nin 2003’te Irak’ı işgali, Kürtlerin bastırılmış milliyetçi özlemini, Irak’ta, Türkiye’de, İran’da ve Suriye’de geri çevrilemez bir şekilde tahrik etmiştir. (ii) IKBY, Kürtlerin bölgede güçlendirilmesi için bir gerçeklik ve güçtür. (iii) En öncelikli konu, Kerkük’ün geleceğinin netleştirilmesidir. Bundan anlaşılan, Kerkük’ün IKBY’ne dâhil edilmesidir. ABD, Kerkük konusunun patlama nedeni olmasını önlemelidir. Çünkü bu, iç savaşa, durumun daha kötüye gitmesine neden olabilir. ABD bundan kaçınmalıdır. (iv) Irak’ın federal yapısının meşruiyeti pekiştirilmelidir, Irak’ta federalizm güçlendirilmelidir. (v) Ankara ile IKBY arasındaki ilişki geliştirilmelidir. Bu, teşvik edilmelidir. ABD’nin bölgedeki başarısı için, bu çok önemlidir. (vi) IKBY, Türkiye’nin ekonomik ve politik desteği olmadan yaşayamaz. (Çalışmada, 2007’de, Türkiye ile IKBY arasındaki ticaret hacminin beş milyar dolara ulaştığı, IKBY’de 2003-2007 arasında iki milyar dolarlık inşaat işinin tamamlandığı, 900’ü inşaat firması 1200 civarında Türk firmasının IKBY’de faaliyet gösterdiği ifade ediliyor.) (vii) ABD, PKK’yı serbest bırakmalıdır, demobilize etmelidir. (viii) ABD, Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesine yardım etmelidir. (ix) ABD, (IKBY üzerinden) İran’a ve Suriye’ye sinyal göndermelidir. Çalışmada geçen bu ifadeler, Türkiye bakımından çok anlamlı gelmiyor mu? ABD’nin PKK terör örgütü ile bağlantısına işaret etmiyor mu? Ankara’nın Erbil ile olan ilişkilerinin arkasında ABD olduğu çağrışımına yol açmıyor mu?

Henri Berkey’in yukarıda değinilen 2009’daki çalışması ile bağı nedir bilinmez ama, bu çalışmadan iki yıl sonra, Mart 2011’de Suriye krizi baş göstermiştir. Anlamlı bulunan bir başka husus da, Suriye krizi Mart 2011’de başlamış, ABD de Aralık 2011’de “sözde” Irak’tan çekilme kararı almıştır. Bunlar arasında da bağ kurmak ne kadar isabetli olur bu bilinmez ama, bağ çağrışımı dışlanamıyor. ABD’nin Aralık 2011’de “sözde” Irak’tan çekilme kararı almasının arkasında, pekâlâ Irak’a komşu Suriye’deki krizin kendisinin istediği gibi gelişmesini sağlama, Suriye krizinin ABD ile ilişkilendirilmesini ve Irak işgali ile bölgede artan ABD karşıtlığının Suriye krizini olumsuz etkilemesini önleme düşüncesi de olabilir. ABD, çekilme kararı ile, bir anlamda, daha krizin başlangıcında, kendisinin “proxy” aktörlerinin Suriye’deki hareket alanını genişletmek istemiştir diye düşünülebilir.

Türkiye, Suriye krizine ABD ile birlikte müdahil olmuş, başlangıçta ABD’ye müzahir bir görüntü vermiştir. Ancak özellikle son iki-iki buçuk yıldır bu tablo değişmiştir. Bugün Türkiye, Suriye konusunda ABD ile ciddi şekilde karşı karşıya gelmiş gözükmektedir. Ancak görüntünün bu şekilde olması da, son durumun gerçek mi yoksa bir oyun mu olduğu sorusunu zihinden kovmaya yetmemektedir.

Suriye krizi devam ederken, 2014’de, beklenmedik bir şekilde, Irak’ta ve Suriye’de “Irak-Şam İslam Devleti-IŞİD” ortaya çıkıyor. Çıkması ile birlikte, büyük bir hızla, bu iki ülkede oldukça geniş bir alanı kontrol edip buralarda kendine göre “devlet örgütlenmesine” gidiyor. Öyle ki; IŞİD, bölge için tehdit unsuru olarak görülüyor ve gösteriliyor. Arkasından da, IŞİD ile mücadele başlıyor. IŞİD ile mücadele için, Irak’ta, ABD merkezli çok uluslu bir güç oluşturuluyor. IŞİD ile mücadele için, IKBY’nin Peşmergeleri eğitiliyor ve donatılıyor. Peşmerge, IŞİD ile mücadele için, IKBY’nin sınırları dışına çıkıyor, petrol zenginliği ile bilinen Kerkük’e giriyor, Kerkük’ün kontrolü Peşmergeye geçiyor. Bu noktada, Henri Berkey’in, yukarıda değinilen çalışmasında Kerkük ile ilgili olarak söyledikleri akla geliyor. Ancak Peşmerge, Kerkük ile de kalmıyor, Suriye’nin kuzey derinliğinde yer alan Kobani’deki IŞİD kuşatmasını kırmak için, Türkiye üzerinden buraya kadar uzanabiliyor. Bu da yine Henri Berkey’in ifadeleri ile, hem IKBY’i güçlendirmiş, hem de bu güçlenme üzerinden IKBY’ye “belirgin” bir gerçeklik kazandırmıştır.

Türkiye, bunlar olurken, hem “koalisyon dışından” IŞİD karşısında Peşmerge ile yan yanadır, hem de Perşmergenin eğitminin ve donatımının bir parçasıdır. Öyle ki; IKBY Başkanı Mesut Barzani, Ekim 2014’de, Türkiye’nin IKBY’ne silah yardımında bulunduğunu ancak konjonktür gerekçesiyle bunu açıklamadığını ifade etmiştir. Aynı Barzani, aynı yıl içinde, Peşmerge sözde “IŞİD ile mücadele için” Kerkük’e girdiğinde ve Türkiye’den buna tepki geldiğinde, Kerkük’ün “Kürdistan’ın kalbi” olduğunu, eğer Türkiye Kerkük’e karışırsa biz de Diyarbakır’a karışırız da diyebilmiştir. Yine aynı Mesut Barzani, IKBY Başkanlığını artık bırakmış olsa da, Türkiye geçtiğimiz Ekim ayında “Suriye’ye yönelik olarak” Barış Pınarı Harekâtı’nı başlattığında da, hem “savaş dursun” çağrısı yapmış, hem de harekâtı “Kürt bölgelerine saldırı” olarak yorumlamıştır. Mesut Barzai’nin bu yaptığı, hem IKBY’nin Kürtlerin bölgede güçlendirilmesinde bir gerçeklik ve güç olduğu görüşünün içini dolduran, hem de IKBY’nin kendisini Suriye Kürtleri de dâhil bütün Kürtlerin hamisi olarak gördüğüne işaret eden, bir gelişmedir ki; burada da yine, Henri Berkey’in yukarıda değinilen çalışması akla geliyor.

IKBY Başbakanı (Mesut Barzani’nin oğlu) Mesrur Barzani’nin geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye yaptığı ziyarete bakarken hatırlananlar, yukarıda belirtilenlerden ibaret değildir. Daha fazlası var. Ankara ile IKBY arasındaki “önceki” yakınlık dikkat çekicidir. IKBY’nin önceki Başkanı Mesut Barzani, sıkça Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Nisan 2012’de, Kasım 2013’de, Aralık 2015’de, Ağustos 2016’da, Şubat 2017’de Türkiye’ye gelmiş ve yetkililerle görüşmüştür. Bu ziyaretlerinden Kasım 2013’de gerçekleşeni, diğer ziyaretlerinden daha fazla medyada yer bulmuştur. Diyarbakır’da gerçekleşen bu ziyarette, Mesut Barzani de, dönemin Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan da halka hitap etmiş, ancak konuşmasında geçen “Kürdistan” ifadesi nedeniyle Sayın Erdoğan’ın konuşması çok konuşulmuştur. Dikkat çekici bir başka husus da, Diyarbakır ziyaret programında, 37 yıl yasaklı olarak Türkiye’den uzak kalmış Kürt sanatçı Şivan Perver’in de yer almış olmasıdır. IKBY Başbakanı Mesrur Barzani’nin ziyareti, bir film şeridi gibi, daha dün denilebilecek yakın geçmişteki bu gelişmeleri çağrıştırıyor.

Ankara, o tarihlerde, IKBY ile arasındaki bu yakınlık üzerinden, hem içeride, hem de bölgede Kürtler üzerinde nüfuz kazanma peşinde gözükmüştür. Malum, Şii Kürtler var, Sünni Kürtler var. İran, Şii Kürtler üzerinde nüfuz sahibi ve bu, bölgede Kürt nüfusa sahip ülkeler karşısında İran’a avantaj sağlıyor. Bir de, Suriye’deki İran varlığı konusu var.  Türkiye, hem mezhepsel rekabetin etkisinde, hem de İran’ın Kürtler ve Suriye nezdindeki pozisyonunu dengelemek için o yıllarda IKBY’ye yakın olmuştur. Bu yakınlık da, yine Henri Berkey’in yukarıda değinilen çalışması ile uyumludur, Arka planda ABD’nin olduğu çıkarılabiliyor.

Ancak bugüne doğru gelindikçe, durum değişmiştir.

ABD’nin, bir taraftan Irak’ta IKBY’ne desteğini sürdürmesi, diğer taraftan Suriye’de YPG terör örgütüne verdiği desteği yoğunlaştırması, haklı olarak Türkiye’de sıkıntıya yol açmıştır. (i) Irak’ta IKBY’nin ABD desteğinde geçen her gün güçlenmesi, (ii) Suriye’de yine ABD desteği ile ve Irak örneğindeki safahatı çağrıştırır bir mecrada “IKBY benzeri” bir yapının (Suriye Kürt Bölgesel Yönetimi-SKBY’nin) ortaya çıkma ihtimalinin giderek güçlenmesi, (iii) Irak’ta ileri özerkliğe sahip olmasına rağmen Eylül 2017’de IKBY’de yapılan “bağımsızlık referandumu” ile (sonucu buzdolabına kaldırılmış olsa bile) IKBY’nin bağımsızlığa çok yakın bir noktaya gelmiş olması, (iv) bütün bunların Kürtlerin bastırılmış milliyetçi özlemini Türkiye de dâhil bölgenin bütününde tahrik etmesi, Türkiye’nin milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğünü tehdit altında görmesine neden olmuş, Türkiye’de “beka sorunu” konuşulmaya başlanmıştır. ABD’nin IKBY’ne ve YPG’ye ilişkin yaklaşımında (desteğinde) bir değişiklik olmadığı için, Türkiye’nin algıladığı tehdit ve karşı karşıya bulunduğu beka sorunu geçen her gün ağırlaşmaktadır. Ülke ekonomisi sıkıntılı bir durumdadır. Savunma ve güvenlik harcamalarındaki artış dikkat çekicidir. Siyasette istikrarsızlık işaretleri görülmektedir. Toplumdaki ayrışma ve kutuplaşma hız kesmemektedir. Dış politikada angaje olunan konuların düzensizliği ve çokluğu, ülkenin ilgi ve kaynağının çok ufalanmasına ve işe yarar olmaktan çıkmasına neden olmaktadır. Dış politikada mesafe alınamadığı gibi, izlenen dış politika ülke kaynaklarındaki erimeyi ayrıca beslemektedir. Bütün bunlar, Türkiye için söz konusu olan tehdidi ve sorunu ayrıca ağırlaştırmakta; Türkiye’nin tehdidi savuşturma ve sorunu aşma potansiyelini aşağıya çekmektedir.

Hal böyle iken; Türkiye’nin IKBY ile yeniden yakınlaşmasını ya da 2-3 yıl öncesine dönüleceğini çağrıştıran -başlangıçta değinilen- gelişmelerin yaşanması, isabetli bulunmamakta ve ülkenin geleceğine yönelik olarak duyduğum endişeyi artırmaktadır.

Bu noktada da, ister istemez, son 2-3 yılda yaşananların bir oyun olabileceği aklıma geliyor.

Niye? Çünkü hem YPG’ye verdiği resmi, açık ve yoğun destek nedeniyle ABD’ye resmi ağızlardan “yüksek” tondan eleştiriler tevcih ediliyor, hem de ABD Yönetiminin başındaki Trump ile yakın olunuyor, kendisine “dostum” deniliyor. ABD ile ilişkiler gözden geçirilmiyor. ABD, onca yaşananlara rağmen, bir türlü Ankara’nın gönlünden çıkmıyor. Daha çok Kürtler ile anılan HDP, HDP’li milletvekilleri ve Belediye Başkanları resmi ağızlardan açıkça terörle ilişkilendiriliyor, mahkemeler sıkça HDP’li siyasetçiler hakkında mahkûmiyet kararları veriyor, anneler HDP binası önünde çocuklarının HDP eliyle PKK terör örgütüne kaçırıldığını söylüyor ama, HDP hakkında bir türlü kapatma davası açılmııyor. Üstelik terörün başı olmaktan mahkûm hapisteki Abdullah Öcalan’ın yine terörist olan kardeşi devlet televizyonuna çıkarılıyor, televizyonlarda Abdulah Öcalan’ın mektubu okunuyor. Sözde terörizmle mücadele ediliyor ama, bunları bu mücadele ile bağdaştırmakta zorlanıyorum.

Türkiye’nin IKBY ile yeniden yakınlaşmasını ya da 2-3 yıl öncesine dönüleceğini çağrıştıran gelişmeler, bazı soruları da beraberinde getiriyor.

İktidar partisi AKP’nin önceki politikalarına dönmesi, yani Ankara ile Erbil’ın yeniden yakınlaşması, Henri Berkey’in yukarıda el alınan çalışmasında geçtiği üzere, ABD’nin istediği bir şeydir. Acaba Cumhur İttifakı, bundan nasıl etkilenir? İçeride, AKP için, oldukça sıkıntılı bir tablo var Hem İstikrarsızlık işaretleri, hem de AKP’nin siyasal gücünde erime görülüyor. AKP, içerideki bu durumu, IKBY (ABD+Rusya) üzerinden telafi etme hesapları içinde olabilir mi? Geçen 2-3 yıl içinde, AKP’nin uluslararası politikadaki “Sünni siyasal ümmetçi” görüntüsü öne çıkmışsa, IKBY ve PYD/YPG güçlenmişse, Kürtler ile ilgili sahnede ABD’nin yanında Rusya da öne çıkmışsa, AKP için koşullar değişmiş olmuyor mu? 2-3 yıl öncesine dönme işaretleri algılanırken, AKP iktidarının, koşullardaki bu değişimin farkında olduğu düşünülebiliyor mu? Suriye Kürtleri IKBY’nin “patronajına” olumlu bakmıyor iken, IKBY ile yeniden yakınlaşma, Suriye’de Türkiye için yeni güçlüklere kapı aralamaz mı? Ancak bütün bunlara rağmen, iktidar partisi AKP’nin, Kürtler ve Suriye konusunda 2-3 yıl önceki pozisyonuna dönmesi, mümkün görülebilmektedir. Hem başlangıçta ifade edildiği üzere bu şekilde algılanan işaretler var, hem de Sayın Erdoğan aralıksız 17 yıldır ülkeyi yönetmesinden çıkarılabilen siyaset yapma anlayışı buna imkan vermektedir. İç politikaya ilişkin mülahazaların payının büyük olduğunu düşündüğüm dış politikadaki dip yapmış yalnızlık, yaz-boz, zik-zaklar aklıma geliyor…

Bu noktada, dikkatimi çeken son bir husus daha var. O da, IKBY Başbakanı Mesrur Barzani’nin Türkiye ziyareti ile eş zamanlı olarak medyaya yansıyan İzmir’de Alevi bir aileye yönelik provokasyon girişimdir. Niye dikkatimi çekti? Çünkü bu olay bende, IKBY Başbakanı’nın Türkiye ziyaretini gölgelemeyi ya da bu ziyarete ilişkin olarak ortaya çıkabilecek tepkisel ilgi ve enerji için alternatif “boşalım alanı” sağlamayı çağrıştırıyor. Buna bağlı olarak da, IKBY Başbakanı’nın ziyaretine yönelik “beklenilenin aksine” ciddi bir tepki gelmediği için, İzmir’deki söz konusu olay münferit bir olay olarak kaldı diye düşünüyorum. Eğer durum bu çağrışımda ve düşüncede olduğu gibi ise, IKBY Başbakanı’nın Türkiye ziyaretinin yol açtığı iktidar partisi AKP’nin dış politikada 2-3 yıl önce “döndüğü” yanlışa yeniden dönülebileceği algısı, isabetli bir algı olmuş olacaktır.

IKBY Başbakanının Türkiye ziyareti, ABD ve Rusya açısından da görülmelidir. (i) ABD büyük ölçüde sahadan çekilmiş ancak siyasal açıdan nüfuzunu koruyorsa, (ii) Rusya sahaya yayılmışsa, (iii) her ikisinin de YPG (ve IKBY) ile çalıştığı biliniyorsa, (iv) geçen süre içerisinde Türkiye’nin gücünde gerileme olmuşsa, Ankara’nın IKBY ile ilişkiler konusunda 2-3 yıl öncesine dönmesinin, farklı koşullarda olacağı ve bunun Türkiye için zorluk anlamına geleceği çok açıktır.

Ancak denilebilir ki; Ankara’nın Trump Yönetimi ile de, Putin Yönetimi ile de yakın ilişkileri var. ABD ve Rusya, IKBY’ni Suriye’ye taşır, IKBY’nin patronajı konusunda PYD/YPG üzerinde baskı oluşturursa, bu Ankara’yı Suriye’de rahatlatır. Böyle bir tabloda, Ankara-Erbil ilişkilerinin yakın olmasından daha doğal bir şey olmaz. Bu yakınlık, Suriye’de Ankara’nın çıkarınadır. Bütün bunları düşünenler olabilir. Ancak gerçeklerden yola çıkıldığında, bunlara katılmak güçtür. Bu çalışmada yukarıda değinilen gelişmeler, buna manidir. IKBY’nin nasıl ortaya çıktığı ve bunun Irak için ne anlama geldiği gayet açıktır. Aynı şeyin Suriye’de ortaya çıkmasının Suriye için geleceği anlam da bugünden bellidir. Gayet açık olan bu hususların Türkiye’ye yansıması, milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğümüze yönelik tehdit değil midir?

Eğer Türkiye’nin bugün Suriye’den algıladığı milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğüne yönelik tehdidin mahiyeti çıkış noktası alınırsa, IKBY’nin ABD ve Rusya desteğinde Suriye’ye eğilmesi, Türkiye için söz konusu olan tehdidi yarın çok daha ağırlaştıracaktır.

Eğer Henri Berkey’in ifadesi ile; IKBY, Kürtlerin bölgede güçlendirilmesi için bir gerçeklik ve güç ise, IKBY’nin ABD ve Rusya tarafından Suriye’ye taşınması, bu gerçekliği ve gücü daha da büyütecektir. Ve Türkiye’nin IKBY ile yakınlaşması, bu büyümeye katkı anlamına gelecektir. Bu durumda, IKBY ile yakınlaşma, en hafif deyimle Türkiye’nin kendi eliyle kendi ayağını bağlaması anlamına gelecektir.

Eğer Henri Berkey’in ifadesi ile; IKBY, Kürtlerin bölgede güçlendirilmesi için bir gerçeklik ve güç ise, ve Suriye Kürtleri için tahrik edici bir etkiye yol açıyorsa, Ankara’nın IKBY ile yakınlaşma yerine, IKBY’nin mevcut gerçekliğini ve gücünü eritmeye yönelmesi daha rasyonel bir yaklaşım olmaz mı? IKBY’nin bölgedeki Kürtler nezdinde böyle bir işlevi varsa ya da IKBY’ne böyle bir işlev yüklenmişse, IKBY’nin gerçekliğini ve gücünü eritme, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinden algıladığı tehditte hatırı sayılır bir gerilemeye yol açmaz mı? Ankara, Suriye’nin kuzeyinden algıladığı milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğüne yönelik tehditte IKBY’nin yerini ve rolünü görmek ve IKBY ile yaklaşımını buna göre belirlemek durumundadır.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 10 Aralık 2019.

[i] https://www.academia.edu/34217948/PREVENTING_CONFLICT_OVER_KURDISTAN_Henri_J._Barkey, 09.12.2019.

 


2019’DA TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE DIŞ POLİTİKADA 2020 ÖNGÖRÜSÜ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Türkiye, 2019 yılında, dış politikada, çözümlerin değil, sorunların bir parçası oldu. Sergilenen dış politika anlayışı ve uygulaması ile, daha sorunlu, soru işaretlerinin daha çok olduğu bir dış politika görünümü ortaya çıktı.

KANAL İSTANBUL: GERÇEĞİ YANSITMAYAN KOMİK BENZETMELER VE GERÇEKLER

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Kanal İstanbul konusundaki tartışma giderek, hem “ciddiyet kaybediyor”, hem de “ciddiyet kazanıyor”. Ciddiyet kaybediyor. Çünkü deniliyor ki, Kanal İstanbul ne ise, Süveyş Kanalı ve Cebelitarık Boğazı da odur. Ciddiyet kazanıyor. Çünkü kamuoyunun haberler, yorumlar ve değerlendirmeler üzerinden konu hakkında bilgi sahibi olması, tartışmayı siyasal iktidarın monologu olmaktan çıkarıp ciddi bir

SURİYE VE SURİYELİLER YETMEDİ, ŞİMDİ DE LİBYA VE LİBYALILAR MI? DIŞ POLİTİKADA HEP SORUN… NİYE İYİ BİR ŞEY YOK?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Libya ile “askeri” anlaşma yolda… Anlaşma metni hafta başında TBMM Dışişleri Komisyonu’nda görüşülecekmiş. Anlaşma ortak tatbikatı ve “operasyonu”, istihbarat paylaşımını ve askeri teçhizat verilmesini kapsıyormuş…[i] Geçtiğimiz 7 Aralık’ta, Resmi Gazete’de, 7195 sayılı, Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin Mutabakat Muhtırasının onaylanmasının

ÇİN, RUSYA İLE DEĞİL, ABD İLE ORTAK OLMALI!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Rusya ile Çin, geçtiğimiz günlerde, toplam uzunluğu 2.900 km. ve toplam maliyeti 55 milyar dolar olan, Çin’e yılda 38 milyar m³ doğal gaz taşıyacak, “Sibirya’nın Gücü” boru hattı projesini hizmete sokmuştu. Münhasıran bu projeden hareketle, Rusya-Çin ilişkilerinin geçmişine de değinilerek ve bunlar gerekçe gösterilerek, Çin’in Rusya ile değil,

NATO: LONDRA ZİRVESİ VE TÜRKİYE YAKLAŞIMI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Türkiye, Londra’daki NATO zirvesi öncesinde, NATO YPG’yi terör örgütü saymaz ve YPG’ye karşı Türkiye’nin yanında yer almazsa, Baltık Savunma Planına “evet” demeyeceğini açıklamıştı. Zirvede ise, hem bu plana “evet” dedi, hem de Türkiye’nin YPG ile ilgili talebi kabul görmedi. Türkiye, Baltık Savunma Planına evet derken, muhataplarının terörle mücadelede

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.