ABD’NİN SURİYE SALDIRISI NASIL OKUNMUŞ-OKUNUYOR?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Bu çalışma, Brooking Institution’ın Dış Politika Programına dâhil, özellikle Ortadoğu konusundaki çalışmaları ile tanınmış bir isim olan, Martin S. Indyk’ın Foreign Policy’de yayınlanan “A Trump doctrine for the Middle East” başlıklı yazısı[i] üzerine bina edilmiştir.

Yazıda, Trump’ın Rusya ile “birlikte yaşama” amacına ya da niyetine işaret edilmektedir ki; bunun, Çin bağlamında görülmesi gerektiği düşünülmektedir. Bugün itibarıyla, ABD, Çin’e ilave olarak Rusya ile de karşı karşıya gözükmekte ve bu görüntüye bağlı olarak, ABD karşısında Rusya ile Çin’in yakın görüntüsü ile karşılaşılmaktadır.  Ancak mevcut koşullarda, ABD’nin tek başında Çin ile başa çıkamayacağı, Rusya’nın da (daha önceki yazı yorum ve değerlendirmelerimde ifade ettiğim gibi) Çin’i orta ve uzun vadede tehdit olarak algıladığı görüşüne iştirak edilir ve bunlar çakış noktası alınır ise, Trump’ın Rusya ile “birlikte yaşama” amacı ya da niyeti anlaşılır gelecektir.

Yazıda, ABD’nin söz konusu saldırıda Esad’ın kimyasal imkân ve yeteneğini ortadan kaldırılmayı değil,  bunun derecesini düşürmeyi amaçlamış olduğu ileri sürülmekte ve bu, eleştirel bir üslupla işlenmektedir. İlk bakışta, bu eleştiriye hak verilebilir, yerinde görülebilir. Çünkü yerinde kalan Beşar Esad, pekâlâ Suriye’nin kimyasal imkân ve yeteneğinin derecesini tekrar yükseltebilir. O zaman da, ABD, saldırıyı boşuna yapmış sayılır. Ancak ben saldırının oldukça sınırlandırılmış olmasının eleştirilmiş olmasına katılamıyorum.

Niçin böyle değerlendirdiğimin arkasında yer alan, önemli bulduğum, nedenlerden biri, ABD’nin de, Rusya’nın da, orta ve uzun vadede Çin’e karşı ortak bir paydada bir araya gelebileceklerini düşündüklerini ve bugünden bunun yolunu açık tutmak istediklerini varsaymamdır. ABD’nin Suriye saldırısı, bu varsayımı besleyici niteliktedir. ABD, bu saldırıda, sadece Şam’ın sahip olduğunu iddia ettiği kimyasal tesisleri hedef almış, hedefini bununla sınırlamıştır. Şam Yönetiminin kontrolündeki bir başka yeri/tesisi vurmamış, Suriye savaş uçaklarını tahrip etmemiş, Suriye’de Rusya’ya ve İran’a ait askeri üsleri tehdit etmemiş, Rusya’nın Suriye’de kurduğu hava savunma sistemini ya da bölgesini ihlal etmemiştir.

Denilebilir ki; (i) saldırının meşruiyeti tartışmalı iken, (ii) Rusya Suriye’de hava, kara ve deniz unsurları ile ciddi bir askeri konuşlanmaya ve muhtemel bir çatışmayı sürdürebilecek lojistik alt yapıya ve böyle bir avantaja sahip iken, (iii) ABD’nin Suriye’de Rusya, İran, Lübnan ve Türkiye ile karşı karşıya gelme ihtimali var iken, (iv) İsrail, Suudi Arabistan ve Mısır nedeniyle bu ihtimal bölgesel olmayı aşan çok daha büyük bir savaşa dönüşme riskini içerir iken, (v) ABD ekonomisi bu riski ve ihtimali kaldırabilecek (bölgesel/küresel bir savaşı sürdürebilecek) bir durumda değil iken, (v) NATO’nun sorunlu yapısı ve ABD’nin elinden kayıp gitme ihtimali/riski ortada iken, ABD, son Suriye saldırısında daha fazlasını yapabilir miydi? Zaten yapamazdı!…

Yazıda, Başkan Trump’ın, Suriye saldırısında daha ileri hedeflerin vurulmasında ısrar edebilecek iken, bunu yapmaması eleştirilmektedir. Saldırının süre ve hedef olarak çok sınırlı tutulmuş olması, Başkan Trump’ın daha ileri bir saldırı konusunda ısrarcı olmadığının işareti olarak kabul edilmektedir.

Elbette ki, saldırının süre ve hedef olarak oldukça kısıtlanmış olması, eleştirilebilir, yapılmış eleştiri haklı görülebilir. Ancak, gerek yukarıda Rusya ile ilişkilendirilmek suretiyle belirtilen Çin faktörü, gerek yine yukarıda maddeler halinde sıralanan ABD’ye ilişkin hususlar, bu eleştirinin haklılığını zayıflatmaktadır. Üstelik bu zayıflığı besleyen başka hususlar da vardır. Bunlardan biri de, Trump Yönetiminin, içerideki ve dışarıdaki durumudur. Başkan Trump’ın, mevcut iç-dış koşullar nedeniyle, hem bu saldırıya ihtiyaç duyduğu, hem ancak bu kadarını yapabildiği, hem de sınırlı bile olsa yaptığının içeride ve dışarıda işine yaradığı pekâlâ düşünülebilir. Amerikan kamuoyunda ve Dünya kamuoyunda pek gündeme gelmese (getirilmese) de, ABD’nin bugün geldiği nokta, hafiften Sovyetler Birliğinin çöküşünü çağrıştırmakta ve bu çağrışımın, Trump Yönetimine dâhil olanların bir kısmının kafasına yansıdığı (bilinçaltında bulunduğu) da varsayılmaktadır.  Suriye saldırısının süre ve hedef olarak oldukça sınırlı tutulmuş olması, bu varsayım ile de ilişkilendirilemez mi? Trump Yönetiminin son Suriye saldırısını kapsamlı/geniş tutması, ABD için Sovyetler benzeri bir çöküşün başladığına dair açık işaretlerin görülmesine aracılık etme potansiyeli yoktur diye düşünülebilir mi?

Başarı, gerçekçi olmayı gerektirir. Fakat sadece gerçekçi olmak da yetmiyor; gerçekçiliğe dayalı, bilgi ile bezenmiş, doğru öngörülere (tahminlere) dayalı, vadeleri değişik gerçekçi senaryoların sahneye konulmasına da ihtiyaç vardır. Bunlardan habersiz olanların söyledikleri, getirdikleri eleştiriler,  elbette ki “değerlendirme sistemine” dâhil edilmeli; varsa işe yarayacak şeyler, güncellemeler üzerinden senaryolara dâhil edilmelidir.

Yazıda “yeniden, yine büyük Amerika” söylemi ile yol çıkmış Başkan Trump’ın, önceki ABD Başkanları ile kıyaslanarak, küresel sorumluklar üstlenmede fazla istekli olmadığı ileri sürülmekte, bu eleştiri konusu yapılmaktadır. Bu tespit ve eleştiri de, ilk bakışta, anlaşılır bulunulabilir. Çünkü Başkan Trump, ticaretin içinden gelmiş birisidir. Uluslararası politikanın yapı ve işleyişine tam olarak vakıf olduğu düşünülemez, fazla aşinalığı yoktur. Bunlar, dış politikada, Başkan Trump ile çalışılmasını zora sokan hususlardır. Doğrudur; önceki ABD Başkanları küresel ölçekte kötülükle mücadeleden ve bu uğurda bedel ödemekten söz etmiş, bu yolda adımlar atmış, sorumluluklar üstlenmiş iken, Başkan Trump “Amerikan kanının ve hazinesinin” Ortadoğu’da kalıcı barış ve güvenlik üretemeyeceğini, Ortadoğu’nun çok sorunlu bir yer olduğunu söylüyor. Bu noktada, bunu söylediği ifade edilen Başkan Trump ile, İki Kutuplu Dünyada Sovyetleri karşısına almış ve sonuçta dağılmasına yol açmış önceki ABD Başkanların bir karşılaştırmasının yapılması ne kadar doğru olur? Böyle bir karşılaşmayı yapabilmek için, o zaman ki ve bu zaman ki koşulları göz önüne almak gerekemez mi? Koşullardaki değişim görülmeden, gerçekçi olmaktan uzak bir şekilde yapılacak bir karşılaştırma, sanırım anlamlı olmayacaktır.

ABD’nin son Suriye saldırısına ve Martin S. Indyk’ın bahse konu yazısına bakarak, Başkan Trump’ın, Ortadoğu’yu, ABD’nin “yeniden, yine büyük Amerika” olmasına aracılık edecek bir coğrafya olarak görmediği gibi bir sonuç çıkarılabilir. Yine Suriye saldırısı üzerinden, Başkan Trump’ın, söyledikleri ile yaptıkları çelişen, “Amerikalılara doğruları söylemeyen”, dolayısıyla güven duyulmayan ve belirsizlikler içeren birisi olarak da görülebilir. Hatta Başkan Trump’ın, Suriye saldırısı için, bir taraftan bunun ABD’nin ulusal güvenliği için hayati önemde olduğunu, diğer taraftan da bölgenin kaderini ilgilendirdiğini ifade etmesi, çelişkilerine ve gerçekleri söylememesine bir örnek olarak da gösterilebilir. İlginçtir, yazıda, bu belirtilenlerin hepsinden, ABD’nin, Ortadoğu’da Esad’ı ya da bir başka tiranı devirmek için “doğrudan” bir çaba içinde olmayacağı anlamı da çıkarılabilmektedir.

Bunlar, söz konusu yazı bağlamında, ilk bakışta, isabetli eleştiriler ve çıkarsamalar olarak kendisini gösteriyor. Ben de ilk bakışta öyle görüyorum. Ancak yazıyı okurken, aynı zamanda bunun böyle olamayabileceğinin işaretlerini de görüyorum. Bu işaretler, Martin S. Indyk’ın bahse konu yazısından algıladığım bu işaretlerdir ve işbu yazının kaleme alınmasına neden olmuştur.

Yazıda, ABD’nin, Ortadoğu’da küçük bir askeri güç bulundurmayı tercih edeceği ve bölgede IŞİD gibi buna uygun hedefler ile meşgul olacağı; bu suretle, bölgesel müttefiklerine (ortaklarına) birliktelik mesajı vermeye çalışacağı ifade ediliyor. Bu arada, İran’ın IŞİD’ın ortadan kaldırılmasından yana olmadığına da işaret ediliyor.

Bu tercihin ve işaretin pratiğe nasıl yansıdığı ya da yansıyabileceği önemlidir ve buna bakmak (eğilmek) gerekir.

İşte bu eğilme bağlamında aklıma gelen bazı sorular: İran’ın da, tıpkı Kürtler gibi, IŞİD ile mücadele üzerinden bölgede önü açılmamış mıdır? Bölgedeki İran yayılmacılığı, tıpkı Kürt yayılmacılığı gibi, IŞİD üzerinden olamamış mıdır? Bu (IŞİD), bölge ülkelerini karşı karşıya getirmemiş midir? Ortadoğu, her türlü kullanıma açık, maliyeti oldukça düşük, “proxy unsurlar” üzerinden, her türlü gelişmeye açık hale getirilmemiş midir?

Bugün itibarıyla, ortaya oldukça dikkat çekici bir Ortadoğu tablosu çıkmış: ABD’nin bölgede nüfuzunu artırdığı (yayıldığı) için karşısına aldığı İran’ın önünü açan ABD’dir. Keza ABD, hem Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü hedef alan tehdidin arkasındadır, hem de Suriye’de bazen açık bazen örtülü olarak Türkiye ile birlikte çalışmaktadır. Bu tabloda ABD’nin önce Peşmergeyi, sonra da YPG unsurlarını eğitip donattığını da görmek icap eder. Böyle bir tabloda, Trump Yönetiminin, Ortadoğu’da küçük bir askeri güç bulundurmayı tercih etmesi normal değil mi? Ya da ABD’nin Ortadoğu’da büyük bir askeri güç bulundurmasına ihtiyaç var mı?

Bana göre, bunlardan;  ABD’nin Ortadoğu’da küçük çaplı bir askeri güç bulundurmasının, hem o kadar masum görülemeyeceği, hem de eleştiri konusu yapılmasının isabetli olmayacağı çıkmaktadır.

ABD’nin Ortadoğu’da küçük çaplı bir askeri güç bulundurması, Başkan Trump’ın seçim kampanyasından bu yana sergilediği ABD’nin askeri harcamalarına müttefiklerinin (ortaklarının) daha çok katkıda bulunması yaklaşımı ile de uyumludur. Ortadoğu’da bölgesel güçleri karşı karşıya getirip sahne gerisinden “proxy unsurlar” eliyle bölgeyi kontrolü altında tutma imkânına sahip olduğu için, ABD’nin bölgede büyük çaplı askeri varlık bulundurmasına gerek yoktur. Bu, ABD için, hem “kuvvet tasarrufu”, hem de “küçük bütçe” demektir.  Yazıda da ifade edildiği üzere; ABD, Ortadoğu’da tiranları desteklemeye devam edecek, onlara silah satmayı sürdürecek, örtülü yollarla ve “proxy unsurlar” eliyle bölgeyi daha sorunlu hale getirmek suretiyle Ortadoğu üzerindeki kontrolünü “belki” daha da artırmış olacaktır.

Anladığım: Ortadoğu’nun sorunlarından kurtulamayacağı ve Türkiye’nin, “artacak” sorunları ile uğraşmaya devam edeceğidir.

İyi, hoş da, sizin bu gördüğünüzü başkaları görmüyor mu diye sorulabilir. Doğru. Acaba Pekin ve Moskova, acaba bu görülenleri, görmezden gelip Ortadoğu’yu bu şekilde ABD’nin kontrolüne mi terk ederler? Rusya, Suriye krizine angaje olmak suretiyle yanlış mı yapmıştır? Çin, ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin bu yaklaşımının kendisi ile ilgili olduğunu, bu suretle ABD’nin Asya’nın doğusuna daha çok kuvvet yığmak ve kaynak ayırmak istediğini görmüyor olabilir mi? Türkiye de dâhil, bölge ülkelerinin ABD karşısında hiç mi alternatifleri yoktur?

Sonuç olarak çıkardığım: Suriye saldırısının, eleştirilere rağmen, ABD açısından anlamlı ve yerinde görülebileceğidir.

Ancak Trump Yönetiminin Ortadoğu’ya ilişkin yaklaşımının ve bu bağlamda Suriye saldırısının ABD için tutarlı, isabetli ve uyumlu görülebilmesi; son tahlilde, ABD’nin geleceği açısından fazla anlamlı bulunmamaktadır. Çünkü ABD, son 50 yılda yaptıkları üzerinden, artık iyice tanınmakta ve bilinmekte; yaygın ve yoğun olarak, anlaşmazlıkları, kanı, gözyaşını, acımasızlığı çağrıştırmaktadır.

ABD’yi, artık ömrünü tamamlamış görüyorum. Ve Trump Yönetiminin, bu gerçeğin farkında olarak, ömrü biraz uzatmaya çalışıyor diye düşünüyorum. Hepsi bu…

Türkiye de dâhil, bölge ülkeleri, bu hususu göz önünde bulundursalar iyi olacak…

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 21 Nisan 2018.

[i] https://www.brookings.edu/blog/order-from-chaos/2018/04/16/a-trump-doctrine-for-the-middle-east/?utm_campaign=Foreign%20Policy&utm_source=hs_email&utm_medium=email&utm_content=62269944, 21.4.2018.

 


“İRAN OYUNLARI” HIZ KESMİYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Mossad’ın 2018 yılı başında ele geçirdiği ileri sürülen İran’a ait nükleer belgelere ilişkin yeni bazı detayların ortaya çıktığı ve bunların, İran’ın nükleer silah üretmek için gereken her şeyi bir araya getirmek için çalıştığını gösterdiği ileri sürülmüştür.[i] Haber İsrail mahreçli ve haberde, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, medyaya sızdırılan yeni detayların, ABD Başkanı

PUTİN-TRUMP ZİRVESİ İÇİN HELSİNKİ’NİN TERCİH EDİLMESİ ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Putin-Trump Zirvesinin niçin Finlandiya/Helsinki’de gerçekleştiği üzerinde duruluyor. Buna ilişkin olumlu ve olumsuz yorumlar var.[i] Bununla beraber, zirvenin Helsinki’de gerçekleşmesinin Soğuk Savaş yıllarına giden bir “nostalji”den daha fazlası olduğunda bir uzlaşma var. Ben de bu görüşteyim. Ancak, “fazlası” konusunda analizde geçenlerden ayrılıyorum. Analizde “fazlası”, güncel, bilinen ve hâlihazırda devam eden, Rusya

NATO ZİRVESİ, NATO’NUN IRAK’A ANGAJE OLMA İHTİMALİ VE TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Brüksel’de devam eden NATO Zirvesine, Batıdaki ayrışmaya, ABD-Avrupa çekişmesine rağmen, “doğrudan” ve “dolaylı” olarak, ilk günden ABD damgasını vurmuş gözüküyor. Önce, Başkan Trump’ın “doğrudan”/açık talepleri konuşulmuş; arkasından da “dolaylı” olarak ABD’nin işine gelen, arkasında ABD’nin olduğu tahmin edilen, Afganistan, Irak ve Karadeniz (Ukrayna-Gürcistan) konularına geçilmiş ya da geçilecek[i]… Afganistan’a ilave

BU NATO ZİRVESİ KÜRESEL POLİTİKANIN GELECEĞİ AÇISINDAN SON DERECE ÖNEMLİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İşbu yazı, The German Marshall Fund of the United States (GMF)’da yayınlanan, Jan Techau tarafından kaleme alınmış, “Europe’s Value in the Coming Standoff” başlıklı yazının[i] içeriği ve neden olduğu çağrışımlar ışığında ortaya çıkmıştır. Yazının sonunda, belirtilen görüşlerin her ne kadar sadece yazarını bağlayacağı ifade edilmişse de; yazının, transatlantik işbirliğinin güçlendirilmesini

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.