ABD’NİN MACRON’A BAKARAK MERKEL’E YAKLAŞMASI VE ÖTESİ!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Başkan Trump’ın, “P5” (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin) “+1” (Almanya) ülkelerinin Temmuz 2015’de İran ile imzaladıkları nükleer anlaşmanın geleceğine dair ABD’nin nihai kararını açıklayacağı tarih olan 12 Mayıs 2018 tarihi yaklaşıyor…

Yaklaşan tarih ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron’dan hemen sonra Almanya Başbakanı Merkel’in günü birlik Washington ziyareti, gündemin İran ağırlıklı olduğunu çağrıştırıyor. Bu, Suriye ve Rusya konularının, bunlara bağlı olarak da muhtemel Türkiye’nin ele alınmış olabileceğini akla getiriyor.

Bu varsayım ile ilişkilendirilen ziyaretler ve görüşmeler bağlamında, Almanya Başbakanı Merkel’in Washington ziyaretini konu edinen, Brooking Institution tarafından yayınlanmış, Constanze Stelzenmüller’in “Angela Merkel’s visit to Washington tests Germany’s maturity” başlıklı yazısı[i] dikkatimi çekti. Başlangıçta dikkatimi çeken husus, başlıkta geçen ve Merkel’in Washington ziyaretinin Almanya’nın (ve de Avrupa’nın) olgunluğu açısından bir test olacağına vurgu yapılmış olmasıydı.

Yazının içeriğinde konu açıklanmış olsa da, içeriğinden ve özellik başlığından, yazının “taraflı”, “maksatlı”, biraz da muhatabını “incitici” olduğu çıkarılabilmektedir.

Siyasette olgunluk ne demek? Farklı cevapları verenler çıkabilir. Ama bana göre siyasal olgunluğun evrensel ölçüsü, sonuçtur, çıktılardır. Bir başarı var mıdır? Gidişat başarılı mıdır? Güçlenme ve nüfuz artışı var mıdır? Bunlara bakılır…

Merkel demek, son 10-15 yılın Almanyası demektir. Merkel, bildiğim kadarıyla 2005 yılından beri Almanya’da Başbakan’dır ve Almanya bu süre içerisinde uluslararası politikada “parlayan yıldız” haline gelmiştir. Yazıda da ifade edildiği üzere, özellikle ekonomik açıdan çok güçlenmiş, bütçesi fazla veren bir ülke haline gelmiştir. Aynı şekilde, yani ülkeler başındaki yöneticiler ile ele alınarak bakıldığında, ticaretin içinden gelmiş, göreve başladığından bu yana geçen yaklaşık bir buçuk yıl içerisinde bir söylediği diğerini tutmayan Başkan Trump ve “iniş” sürecini yaşamakta olduğu açık olan ABD görülüyor.

Böyle bir tabloda, Merkel’in Washington ziyaretinin, Almanya (Merkel) için bir olgunluk testi olarak görülmesi ne kadar “hoş” ya da “şık” bir benzetme olarak görülebilir ve gerçekçi bulunabilir !…

Olmadığı açık… İşte bu mülahaza ile, yazıyı taraflı, maksatlı ve (Almanya’yı) incitici  buluyorum…

Almanya, artık ABD’nin peşinde koşmak istemiyor.  Bu, ortada olan, herkesin bildiği bir husus ve ABD’nin Rusya’ya uygulamakta olduğu yaptırımlara esas teşkil eden kararların alınmasında görülebiliyor. Merkel’in, gerek önceki Washington ziyaretine ilişkin yorumlar, gerekse bu ikinci ziyaretini günü birlik yapması (toplam sekiz saat ile sınırlı tutması), bunun yeni işaretleridir. Almanya-ABD ilişkileri “soğumaktadır” ya da gerilemektedir. Trump Yönetiminin bu durumu görmediği düşünülebilir mi? Görüyor ama, görmezden geliyor. Ve ABD-Almanya ilişkilerindeki asıl sıkıntı da, bu noktada ortaya çıkıyor. Nedeni, Trump Yönetimi, İran da dâhil atacağı adımlar için Almanya’ya ihtiyacı duymasına ve bu bağlamda Almanya ABD için kilit ülke konumunda olmasına rağmen, Almanya’ya buna göre davranmamaktadır. Trump Yönetimi, ABD’nin hala eski ABD olduğundan, Almanya’nın da hala eski Almanya olduğundan yol çıkarak Almanya’ya yaklaşmaktadır. Oysa hem ABD, hem de Almanya değişmiştir. Almanya’nın başkenti artık Bonn değil, Berlin’dir!…. Trump Yönetimi, bu gerçekleri görmediği gibi, hem Fransa’ya ve Macron’a bakarak, Almanya’yı ve Merkel’i hala aynı kategoride görüp Almanya’ya ve Merkel’e öyle yaklaşmakta; hem de, bununla kalmayıp, yaklaşımında Almanya’ya karşı “küçümseyici” bir üslup kullanmakta ve Almanya’yı “psikolojik baskı” altına almayı öngören bir strateji/taktik uygulamaktadır.

Trump Yönetiminin bu yaklaşımı, ABD açısından, yanlıştır. “Bu saatten sonra”, Merkel’i (Almanya’yı) küçümseme, Almanya’yı psikolojik baskı altına alma, ABD için doğru strateji/taktik değildir.

Yukarıda belirtilenler, madalyonun bir yüzündekiler… Bir de madalyonun diğer yüzü, ötesi var…

ABD, 12 Mayıs 2018 tarihine kadar İran konusunda, eğer sözlerinde samimi ise, arkasında durmak, yani adım atmak zorundadır. P5+1 ülkeleri, toplam altı ülkedir. ABD-İngiltere ilişkilerindeki yakınlık, Brexit sonrasında daha belirgindir. Fransa’nın ABD ile birlikte hareket edeceği, Macron’un geçtiğimiz günlerde gerçekleşen ABD ziyaretinden anlaşılabilmektedir. ABD, Suriye’ye yönelik son hava saldırısını, İngiltere ve Fransa ile birlikte gerçekleştirmiştir. Rusya ile Çin’in, ABD ile birlikte hareket etmeyeceği açıktır. Bu durumda, İran ile ilgili nükleer anlaşmaya imza koymuş toplam altı ülkeden geriye Almanya kalmaktadır. Eğer Almanya Washington ile birlikte harekete ederse, bu, hem İran karşısında ABD’ye güç verecektir, hem de ABD’nin İran konusunda uluslararası kamuoyunun desteğini arkasına hizmet edebilecektir.

Ancak konu, sadece İran ile sınırlı değildir. İran’a bağlı olarak Suriye konusu da masadadır. ABD, Suriye’de kalmak için, bunu talep eden ülkelerden bunun maliyetini karşılamalarını talep etmektedir. Bu doğrultuda açıkça Suudi Arabistan’dan para da istemiştir. Daha yeni, Suudi Arabistan da, Katar’a, Suriye konusunda elini taşın altına koyması çağrısı yapmıştır. Ancak Suriye konusu, sadece Arap ülkelerinin bu tür katkıları ile ABD’nin (ve de İsrail’in) istediği mecraya evrilecek bir konu olmaktan uzak bir konudur. Suriye’de Rusya da vardır. Ve Suriye konusu, küresel ölçekte enerji piyasasını yakın ilgilendirmektedir ve küresel hegemonya ile ilgili bir boyuta da sahiptir. Ayrıca Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde öne çıkmış Kürtler de, bu bağlamda kendilerine işlev yüklenmiş bir konu olarak ortada durmaktadır.

Konunun, “P5+1” ülkelerinin İran ile imzalamış oldukları nükleer anlaşmanın geleceği, dolayısıyla İran olması, işin içine, bir taraftan İsrail’i, diğer taraftan Sünni İslam Dünyasını katmaktadır. Söylenmek istenen husus, ABD’nin kendisi merkezli cepheyi genişletmeyi öngören bir yaklaşım içinde olduğudur. Burada akla gelen kritik soru, ABD’nin kendisi merkezli cepheyi İran için mi genişletmek istediği, yoksa bir başka bölge ülkesi için mi?

Konuya ciddiyet kattığı için bu noktada hatırlanmasında yarar görülen bir husus vardır. O da, Güney Kore Cumhurbaşkanı ile Kuzey Kore Cumhurbaşkanlarının bir araya gelerek, bölgeye ve Dünyaya oldukça olumlu ortak taahhütlerde bulunmalarıdır. Bu gelişmenin, ABD’nin, günlerdir konuşulan Başkanı Trump’ın Kuzey Kore Cumhurbaşkanı Kim ile yapacağı doğrudan görüşmeye ilişkin muhtemel beklentilerini büyük ölçüde boşa çıkardığı düşünülmektedir. ABD, yapılan bu görüşme nedeniyle, Trump-Kim görüşmesi üzerinden “yeniden, yine büyük Amerika” söyleminin içini doldurmada işine yarayacak bir “şovu” yapma fırsatını kaçırmıştır. Bu, şunun için önemlidir. Trump Yönetimi, içeride ve dışarıda sıkıntıdadır ve rahatlamak için bu tür bir “şova” ihtiyacı vardır. Bu “şov” imkânı, Kore Yarımadası ile ilgili olarak kaçmış gözükmektedir. Kaçmakla kalmamış, iki Kore’nin liderinin doğrudan görüşmesi, ABD’nin aleyhine olmuştur. Çünkü bu, ABD’nin bölgede askeri varlık bulundurma gerekçesini kaybetmesi anlamına gelecektir. Yani Trump Yönetimi, küresel ölçekte kendisine itibar kazandırabilecek bir fırsatı kaçırmakla kalmamış, aynı zamanda ufukta Asya’nın doğusundaki askeri varlığının geleceği ile ilgili bir risk belirmiştir. Trump Yönetimi, bu kayıpları telafi etmek isteyecektir. Bunun için de yeni bir “şova” ihtiyaç vardır. Yazıya konu ziyaretler “P5+1-İran” nükleer anlaşması ile ilgili gözüktüğü için, akla ilk gelen, muhtemel “şovun” İran ile ilgili olabileceğidir.

Fakat bu nokta o kadar açık değildir, belirsizlikler vardır. Bu da, ABD’nin görünürdeki İran yaklaşımı ile, örtülü/dolaylı İran yaklaşımının örtüşmemesinden kaynaklanmaktadır. Ve bu durum, hedefin İran dışında bir başka bölge ülkesi, örneğin Türkiye, olabileceği ihtimalini çağrıştırmaktadır.

Belirsizlik, sadece bununla sınırlı değildir, sadece bundan kaynaklanmamaktadır. Dikkat çekici “eş zamanlılıklar” vardır. Bugün itibarıyla dikkati çeken eş zamanlılık, Türkiye’deki erken seçim kararı ve İran ile ilişkilendirilen ABD merkezli söz konusu çabalar arasındaki eş zamanlılıktır. Dünden hatırlanan eş zamanlılık ise; 57. Koalisyon hükümetinin birdenbire dağılması ile alınmış ve 03 Kasım 2002 tarihinde gerçekleşmiş erken seçime ilişkin karar ile Mart 2003’teki Irak işgali öncesi yaşananlar arasındaki eş zamanlılıktır.

Önemli bulduğum ve İlginç olanı, biri bugüne, diğeri düne ilişkin bu iki farklı eş zamanlılığın da, biri birlerini çağrıştırmasıdır.

Bu çağrışımlar nedeniyle, dün Türkiye’yi Irak’a yönelik ABD operasyonunun içine çekme çabalarının bir benzerinin, bugün (bu kez) Türkiye’yi İran’a yönelik muhtemel operasyonun içine çekmek için dünden ders alınarak bu kez daha “örtülü” bir şekilde sahnelenmeye çalışıldığı algısı edinilebilmektedir. ABD’nin geçtiğimiz haftalarda Suriye’ye yaptığı hava saldırısının Türkiye tarafından “memnuniyetle” karşılanmasının, bu algıya anlam kattığı düşünülmektedir. Hiç şüphesiz, Türkiye’nin İran’a yönelik ABD merkezli muhtemel bir operasyonun içinde yer alabileceğinin başka işaretlerinden de söz edilebilir ve bunların çoğu, yazarın önceki çalışmalarında yer almış hususlardır. Yani ABD’nin söz konusu çabalarının hedefinde İran olabilir, Türkiye de bu konuda ABD ile birlikte hareket edebilir. Bu, dışlanamayacak bir ihtimaldir.

Ancak İran’a değil de Türkiye’ye işaret eden hususlarda vardır. Bunlar, değinilen belirsizliğin bir başka boyutunu oluşturur. (i) Türkiye-ABD ilişkilerinin görünen seyri, (ii) Ankara-Moskova ilişkilerindeki yakınlaşma ve bunun NATO ve Karadeniz bağlamında ve ABD karşısında Rusya’nın işine geliyor olması, (iii) Türkiye’nin her bakımdan içinde düşmüş gözüktüğü zayıflık, (iv) Irak ve Suriye Kürtlerinin önündeki en büyük engelin Türkiye olması ve (v) İran’ın geldiği nokta (ambargolu yılların deneyimi ve nükleer programı) nedeniyle kolayca hedef alınır bir ülke olmaktan uzak gözükmesi, gibi hususlar hatırlandığında, hedefin İran değil, Türkiye olabileceği de akla gelmektedir. Yazarın önceki yazılarında zaman zaman değindiği hususlar, bu ihtimalin zayıf bir ihtimal olarak görülmesine manidir diye düşünülmektedir.

Türkiye açısından değinilen bu ihtimal nedeniyle; ABD, İran ile ilişkilendirilen “12 Mayıs” tarihini, bir “örtü” olarak kullanıyor diye düşünülebilir.

“Devlet aklı”, Mart 2003’de başlayan ABD’nin Irak işgalinin Kasım 2002’deki erken seçimden sonra geldiğini hatırda tutmayı gerektiriyor.

Bu durumda asıl sorulması gereken soru şu diye düşünmekteyim: Nisan 2018’de alınmış erken seçim kararından üç-beş ay sonra, acaba Türkiye kendisini İran’a yönelik ABD merkezli bir operasyonun içinde mi bulacaktır? Yoksa erken seçim sonrasında içerideki koşulların daha da kötüye gittiği bir tabloda, Türkiye,  Metal Fırtına kitabını ve Irak’ın işgalini çağrıştırırcasına, Suriye’den başlayacak, ABD liderliğindeki çok uluslu bir gücün” müdahalesi ile mi karşı karşıya kalacaktır?

Bunları düşünmek ve bu düşündüklerimi yazmak, bana acı veriyor.

Ancak çalışma, ilgi ve uzmanlık alanım ile, bu konulardaki birikimim ve aydın sorumluluğum, duyduğum acıya rağmen, bunları yazmak suretiyle paylaşmamı gerektiriyor.

Büyük Türk Milleti’ne ilişkin mensubiyet şuurum, Türk Vatanına olan derin muhabbetim, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne olan sadakatim, bunu ayrıca gerektiriyor.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 28 Nisan 2018.

[i] https://www.brookings.edu/blog/order-from-chaos/2018/04/26/angela-merkels-visit-to-washington-tests-germanys-maturity/?utm_campaign=Foreign%20Policy&utm_source=hs_email&utm_medium=email&utm_content=62497311, 28.4.2018.


SUUDİ ARABİSTAN’DAKİ RAFİNERİ SALDIRISI: ARKASINDA İRAN MI, ABD Mİ?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Suudi Arabistan’da Aramco’ya ait iki rafinerinin saldırıya uğraması ve bu suretle ortaya çıkan petrol arzındaki daralma sonrasında, İran’ın adı öne çıkmaya, İran’ı bu saldırı ile ilişkilendirmeye yönelik çabalar devam ediyor. Önce saldırının Yemen’deki İran destekli Husilerin silahlı insansız hava araçları ile yapıldığı öne çıkmıştı. Ancak Husilerin elinde, menzil

SUDAN’IN DEVRİK-HAPİSTEKİ DEVLET BAŞKANI ÖMER EL BEŞİR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Bugünkü (10 Eylül 2019) Türkgün Gazetesi’nin 11. sayfasında Sudan’ın devrik ve hapisteki Devlet Başkanı Ömer el Beşir hakkında bir haber var. “Nereden nereye” dedirten bir haber… Haber, ben de o kadar çok şeyi çağrıştırıyor ki… Bu yazı, bu çağrışımları konu edinen bir yazıdır. Haber, Sudan’ın devrik lideri Ömer

İSRAİL’İN IRAK’TA İRAN HEDEFLERİNİ VURMASI ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı İsrail’in, 1981’de Irak’ın Osirak nükleer santralini hedef alan saldırılarından sonra, şimdi de Irak’taki İran hedeflerini vurduğu medyaya yansıyor. İsrail, bu yöndeki haberleri yalanlamıyor, dolaylı olarak teyit ediyor. Bu duruma bağlı olarak da, İsrail-İran çatışmasında yeni cephenin Irak mı olduğu (olacağı) soruluyor.[i] Haberde geçtiği üzere, İsrail’in Irak’a hava saldırısında

ABD HİNT-PASİFİK BÖLGESİNDEKİ ASKERİ VARLIĞINI ARTIRIYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD’nin, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması (INF)’ndan çekildikten sonra, Hint-Pasifik bölgesine yeniden/yeni füzeler konuşlandıracağı, bölgedeki askeri üs varlığını güçlendireceği ifade ediliyor[i]. Bu, münhasıran ABD Savunma Bakanı Mark Esper’in açıklamalarına dayandırılıyor. Bunlara bakılarak da, Başkan Trump’ın Asya stratejisinde hedefin ne olduğu sorgulanıyor.

ERDOĞAN (AKP) YÖNETİMİNİN ABD VE HDP YAKLAŞIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Erdoğan (AKP) Yönetiminin ABD yaklaşımı ile HDP yaklaşımı o kadar çok biri birini çağrıştırıyor ki… ABD’ye de, HDP’ye de çok ağır eleştiriler tevcih ediliyor… En yetkili ağızlar, ABD’nin Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü tehdit eden PKK terör örgütünün Suriye kolu YPG terör örgütüne açıkça ve ciddi şekilde silah/teçhizat

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.