ABD, 12 MAYIS, İRAN İLE K.KORE’NİN NÜKLEER PROGRAMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

12 Mayıs 2018, Başkan Trump’ın, 2015’de imzalanmış nükleer anlaşmanın bir parçası olarak İran’a karşı yaptırımlardan feragat edip etmeyeceği konusunda karar vermek için son tarihtir.

Anlaşıldığı kadarı ile, bu tarih, K.Kore üzerinde baskı unsuru olarak kullanılmaktadır. Trump-Kim muhtemel görüşmesinin bu tarihten önce gerçekleşmesi beklenmektedir ki; bunun, Pyongyang’ı tavize zorlamayı, Trump Yönetimini Amerikan kamuoyuna ve Dünya kamuoyuna “zafer kazanmış” göstermeyi, öngören bir yaklaşım olduğu değerlendirilmektedir.

Bu tabloda, yaklaşık son bir hafta içinde, uluslararası medyada, K.Kore’nin nükleer programına son verdiği-vereceği yönünde haberler yer alıyordu. Ancak daha yeni anlaşılıyor ki, bu açıklama, K.Kore’nin ilgili nükleer tesisinin çökmesinden kaynaklanmış zorunlu bir açıklama imiş!… Üstelik o nükleer tesisin çökmesi, Çin, Rusya ve Japonya için nükleer serpinti ihtimalini de gündeme getiriyormuş[i]!…

ABD’nin nükleer programları konusunda İran’a ve K.Kore’ye uyguladığı baskının, Türkiye ile ilgili olmadığını düşünülebilir. Ancak doğrudan olmasa bile, dolaylı olarak, bu konunun Türkiye’nin bugünü ve geleceği ile ilgili olduğunu değerlendiriyorum. Çünkü İran, komşumuz; ABD de, “sözde” stratejik ortağımız ve “şekilde” de müttefikimiz…

Bu çalışma bu mülahazanın ürünüdür.

Kendileri açıkça dile getiremeseler de, İran’ın da, K.Kore’nin de nükleer programlarının arkasında ulusal güvenlik mülahazası olduğu ileri sürülüyor[ii]… Bu, açık olan bir husus değil mi? Ancak, İran için, nükleer programın arkasında daha fazlası olduğunu ifade etmek gerekir. Petrol ve doğalgaz zengini İran’ın nükleer programı, münhasıran enerji ihtiyacı ile açıklanabilir mi? Böyle bir açıklama ne kadar inandırıcı bulunabilir!…

Uluslararası medya, konu bağlamında, İran ile K.Kore’yi aynı kefeye koyuyor. Bu, sağlıklı bir yaklaşım değil ve yaklaşımın ciddiyetinin sorgulanmasına neden olmaktadır. Çünkü İran’ın ve K.Kore’nin koşulları, oldukça farklı…

Ancak koşullarındaki farklılığa rağmen, İran’ın da, K.Kore’nin de, nükleer programları konusunda ve ABD karşısında, biri birlerine aleyhte emsal oluşturacak adımlar atmaktan kaçınacaklarını beklemek gerekir. Niye? Çünkü kimse konuşmasa da, 2015 öncesine gidildiğinde, Tahran ile Pyongyang arasında nükleer konularda bir ilişki olduğunu çağrıştıran işaretler var. Bir yardımlaşma söz konusu…

Kamuoyu, İran’a ve K.Kore’ye uyguladığı baskıya bakarak, ABD’nin nükleer silahların yayılmasını önleme gibi, “masum” bir çaba içinde olduğu algısına sahip olabilir. Ya da ABD, böyle bir algı yaratmış olabilir. Ancak ABD’nin, nükleer konuda,  İran’a ve K.Kore’ye ilişkin yaklaşımlarının hiç de öyle olmadığı açıktır.

ABD’nin, K.Kore’nin nükleer varlığını sona erdirme peşinde olduğunu düşünmüyorum. Bunu, Asya’nın o bölgesinde askeri varlık bulundurmak için kullanmaktadır. K.Kore’yi öne çıkarması ve büyük tehlike olarak Dünya kamuoyuna takdim etmesi; (i) bölgedeki askeri varlığını artırmasına meşruiyet kazandırmakta (gerekçelendirmekte), (ii) bu çabasına uluslararası kamuoyundan destek bulmasına hizmet etmekte, (iii) ABD’yi küresel sorumluluklarının farkında olan bir süper güç gibi göstermek suretiyle itibarını artırmaktadır.

İran’a baktığımızda; ABD’nin, İran konusunda da, bu ülkenin nükleer varlığını sona erdirme amacıyla hareket etmediğini düşünüyorum. İran’ın, bölgede güçlendiği ve bunun, bölgedeki güç dengesini, bölge ülkeleri karşısında İran lehine değiştirmekte olduğu bir gerçektir. Bu, İran ile aralarındaki güç dengesi aleyhlerine olarak bozulan bölge ülkelerinde, güç açığına dengeleme ihtiyacını doğurmaktadır. ABD, İran’ın nükleer gücüne sıkça vurgu yapmak ve İran’ı “sözde” hedef almak suretiyle, hem bölge ülkelerinin İran’ı dengeleme ihtiyaçlarını büyütmekte, hem de kendisini büyüyen bu ihtiyacı karşılayabilecek (İran ile bozulan dengeyi yeni koşullarda sağlayabilecek) bir araç olarak takdim etmektedir. Nükleer güç sahibi İran’ı “gösterip”, bölge ülkelerini daha çok etkisine açmayı öngören bir politika izlemektedir.

İran açısından konuya bakarken, ayrıca şu iki ABD’yi de görmek gerekir. Birincisi, bugün, nükleer programı konusunda İran’a baskı uygulayan ABD’dir. İkincisi de, (i) İran’da Humeyni rejimine örtülü olarak yol vermiş, (ii) İran-Irak savaşı sırasında örtülü olarak İran’a silah yardımında bulunmuş, (iii) P5+1-İran nükleer anlaşmasına Temmuz 2015’de imza koymuş ve böylece İran’ın nükleer varlığına zımni olarak meşruiyet kazandırmış, (iv) Irak’ı işgal ve IŞİD ile mücadele üzerinden Irak’ta ve Suriye’de İran’ın önünü açmış, ABD’dir. Eğer sürprizleri yani hak ve menfaat kayıplarını önlediği için, uluslararası politika ve uluslararası ilişkiler şüpheci olmayı gerektiriyor ise, ( ki, öyledir) konu bağlamında, “ikinci” ABD’yi göz önünde bulundurmak rasyonel bir yaklaşım olmaz mı?

Yani ABD’nin, görünürde (ve sözde) karşı çıkmış olsa da, İran’ın ve K.Kore’nin nükleer programlarını durdurmalarını ve/veya sona erdirmelerini gerçekte istemediği çıkarılabilmektedir.

Gerçekten istese bile, mevcut koşullarda, ABD’nin bunu yapmaya gücünün yetmeyeceği de, ayrıca değerlendirilmektedir.

Çünkü ABD’nin İran’a ve K.Kore’ye istediğini yaptırması, İran ve K.Kore açısından, hem uluslararası politikada itibar kaybı anlamına gelecektir, hem de ABD’nin bu iki ülkeye yönelik daha “ileri” taleplerine kapı aralayacaktır. Tahran’ın da, Pyongyang’ın da bunu görmedikleri ve buna rıza gösterebilecekleri düşünülebilir mi? Görüyorlardır ve ABD’ye direneceklerdir.

Uluslararası politikada hep rekabet vardır. ABD’nin İran’a ve K.Kore’ye istediğini yaptırmasına uluslararası politikadaki rekabet açısından bakıldığında da, ABD için bir başka güçlük ortaya çıkmaktadır. O da, ABD’nin İran’a ve K.Kore’ye istediğini yaptırması Washington’un itibarını artıracağı ve nüfuz alanını genişletmesine hizmet edeceğidir. Pekin ve Moskova, ABD’nin bunu yapmasına imkân ve fırsat verir mi? Vermeyeceği, çok açıktır. Çünkü Rusya’nın ve Çin’in, kendileri karşısında ABD’nin güçlenmesi sonucunu doğurabilecek gelişmelere seyirci kalması, adeta “eşyanın tabiatına” aykırı bir durum olacaktır. Bu, politikanın özü ile ilgili bir husustur. Politika, bu yönüyle “bileşik kaplar” gibidir. Somutlaştırılır ise, ABD’nin güçlenmesi, ABD karşısında Çin’in ve Rusya’nın güç kaybı demektir. Böyle bakınca, ABD için, bir diğer güçlüğün de bu olduğu anlaşılmaktadır.

Sahnede olan, yani görülen, bunlar…

Ancak politika, sadece sahnede olan (görülen) ile ilgili bir olgu değildir. Bir de sahne gerisi var, örtülü ya da dolaylı olan var…

İsabetli kararlar, yani başarı, bu ikisinin birlikte mütalaa edilmesi ile ilgili ortaya çıkmış ya da çıkacak kararlardır…

Türkiye, bir erken seçim sürecini yaşamakta olsa bile, bu konuya eğilmeyi ihmal etmemek zorundadır.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 26 Nisan 2018

[i] http://www.scmp.com/news/china/diplomacy-defence/article/2143171/north-koreas-nuclear-test-site-has-collapsed-and-may-be-why-kim-jong-un?utm_source=emarsys&utm_medium=email&utm_content=20180426&utm_campaign=scmp_today&aid=190131336&sc_src=email_2221295&sc_llid=4201&sc_lid=151076047&sc_uid=Qc2KmijIx5&utm_source=emarsys&utm_medium=email, 26.4.2018.

[ii] https://www.worldpoliticsreview.com/articles/24604/how-the-fate-of-the-iran-deal-could-affect-talks-with-north-korea?utm_source=WPR+Free+Newsletter&utm_campaign=12152c972c-Daily_Free_04252018&utm_medium=email&utm_term=0_6e36cc98fd-12152c972c-64248241, 26.4.2018.


ÇİN, MONREO DOKTRİNİ’İNİ BOŞA ÇIKARIYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Çin’in, son 10 yıl içinde, uzay diplomasisi üzerinden Latin Amerika ülkelerine açılımı öngören bir politika izlediği, bu nedenle gelecekte Latin Amerika siyasetinde Çin etkisinin ortaya çıkacağı ve bu durumun ABD’nin Monroe Doktrini’ni boşa çıkarma anlamına gelebileceği ifade ediliyor[i]. Monroe Doktrini, ABD Başkanı James Monroe’nun Aralık 1823’te Kongre’ye yolladığı, ABD’nin Amerika

FENER RUM PATRİKHANESİ YENİDEN SAHNEDE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi’nin epeyi bir süredir sesi çıkmıyordu. Patrikhane’nin Ukrayna Kilisesinin bağımsızlığına yeşil ışık yakması ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin buna gösterdiği sert tepki[i], bu durumu değiştirecek, Patrikhane’yi Türkiye’de gündeme taşıyacak gibi gözükmektedir.

RUSYA’NIN “VOSTOK 2018” TATBİKATI: SORU İŞARETLERİ VE ÇAĞRIŞIMLAR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Rusya’nın, 11-15 Eylül 2018 tarihleri arasında, Sibirya’yı ve Uzakdoğu’yu kapsayan bölgede icra edeceği “devasa” Vostok 2018 tatbikatı konusunda, acaba, Rusya, bu tatbikatı Çin’e yönelik olarak yapıyor olabilir mi sorusu gündeme gelmiş. Bu, benim son yıllarda, yazılarımda birçok kez değindiğim ve öğrencilerime anlattığım bir husus. Ayrıca, söz konusu tatbikatın, hem Rusya

MYANMAR’A (ESKİ BURMA’YA) DİKKAT!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Myanmar, genelde Çin ile Bangladeş arasına sıkışmış gözüken, Bengal Körfezi’ne açılan, diğer komşuları Hindistan, Laos ve Tayland olan bir güneydoğu Asya ülkesidir. Burma ya da Birmanya adlarıyla da bilinen Myanmar, şu günlerde, Batının ağır eleştiri oklarının hedefinde… Görünürdeki gerekçe, Myanmar’da Yönetimin, Rohingya Müslümanlarına uyguladığı ve onları Myanmar’dan kaçıp Bangladeş’e sığınmaya

ABD HAZİNE BAKANI’NIN AÇIKLAMASININ KISA EKONOMİ POLİTİĞİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk ABD Hazine Bakanı diyor ki, “ticaret savaşındaki” müzakerelerde ABD’nin önceliği Meksika, Kanada ve Avrupa; Çin ile ancak bunlardan sonra müzakereye geçilebilir[i]… Önce NAFTA, sonra AB, en sonunda da Çin…Bu açıklama, önemli ve anlamlı bulunmaktadır. Her şeyden önce, müzakerelerin, dün başlayıp bugün (hemen) bitmediğini, zorlu bir süreç olduğunu, yani zaman alacağını

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.